CAZFORUM


  Full İndir | En Güncel Forum 2013
Kullanıcı Adı: Cafe Ev
Şifre:


  Mesajları Göster
Sayfa: 1 ... 183 184 [185] 186 187 ... 242
1841  ..::Forum Hakkında::.. / Moderator Alımı / Moderatör Başvurusu : 11 Ocak 2007, 00:59
a
b
a
b
mitoloji bölümüne modluk istiyorum

Admin:Modluğun Hayırlı Olsun
1842  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / Babil´in Asma Bahçeleri bulundu : 11 Ocak 2007, 00:57
Babil´in Asma Bahçeleri bulundu

Kraliçe Amyitis´in tesellisi

"Söylenceler ve mitler Babil´in Asma Bahçeleri´nin yüzlerce metre yüksekliğinde olduğunu anlatıyorlar ama arkeolojik bulgular daha mütevazi sonuçları işaret ediyor; buna rağmen Asma Bahçeleri´nin yüksekliği yine de çok etkileyiciydi"

Lee Krystek

Kral Nebuchadnezzar II döneminde antik kent Babil´e gelen her gezgin gördüklerinden büyüleniyordu. MÖ 450´de Heredot, kentin büyüklüğünü özellikle vurguluyor ve; "Babil, bilinen dünyanın en parlak ve ihtişamlı kenti olmalıdır" diyordu. Heredot´a göre, kentin dış duvarların uzunluğu 10 km´den fazlaydı, eni yaklaşık 2.5 m., yüksekliği ise on metreye ulaşıyordu. Tarihçiye göre, duvarların eni dört atlı bir arabanın dönebilmesi için yeterliydi, iç duvarlar daha inceydi ama dıştakilerden daha dayanıklıydı. Duvarların arasında ve içlerinde kuleler, mabetler ve som altından yapılmış dev heykeller vardı. Kentin tam ortasında göğe ulaştığına inanılan Tanrı Marduk´a adanmış ünlü Babil Kulesi vardı. Bunlara karşın arkeolojik çevreler, Heredot´un anlattıklarını abartılı buluyorlar ve tartışıyorlar, örneğin dış duvarların iki km. uzunlukta ve en fazla iki metre yükseklikte olabileceğini belirtiyorlar. Heredot´un da her insan gibi görkemli ve çağına göre alışılmadık bir kent karşısında duygularına kapıldığını da ekliyorlar. Fakat ne olursa olsun, hatta Herodot hiç sözünü etmemiş olsa dahi yine de Babil ihtişamlı ve parlak bir kentti ve Babil´in Asma Bahçeleri, Dünyanın Yedi Harikası´ndan birisiydi.

Siyasi bir evlilik ve vatan hasreti

Araştırmalara göre, Bahçeler, Kral Nebuchadnezzar´ın 43 yıl süren saltanatı sırasında yapıldı ve yapımın MÖ 605´lerde yapıldığı sanılıyor. Karşıt tez, Bahçeler´in yapımına MÖ 810´larda beş yıl hükümdar olan Asur Kraliçesi Semiramis tarafından başlandığıdır. Ama bu dönem uzmanlara göre uygun değildir çünkü kentin gücü ve etkisi Kral Nebuchadnezzar döneminde zirveye ulaşmış, hayret verici tapınaklar, caddeler, saraylar ve duvarlar inşa edilmiştir. Nebuchadnezzar, Bahçeler´i hasta olan karısı Amyitis için yaptırmıştı. Kral Medes´in kızı olan Amyitis, iki ulusun birleşmesi ve dost olması için Nebuchadnezzar´la evlenmişti. Kraliçe´nin geldiği ülke yemyeşil ovalar ve dağlarla kaplıydı ama gelin geldiği Mezopotamya´nın dümdüz, kuru ve güneşte pişmiş topraklarıyla karşılaşınca mutsuz olmuş ve vatanını özlemişti. Bunun üzerine Kral, Kraliçesi´nin anavatanına benzer bir yer yapmaya karar vererek, yapay bir dağ ve üzerinde kat kat bahçeler inşa edilmesini istedi. Kraliçe´nin nereli olduğunu bilmiyoruz ama zengin bir doğa örtüsü olan ve dağlık bir yerden gelmiş olduğunu biliyoruz. Belki Yukarı Mısır´dan, belki de Güney Anadolu´dan... Asma Bahçeleri elbette ki, asılı değildi yani ipler veya askılarla bir yere asılmamıştı ama büyük olasılıkla öyle bir zan uyandırıyordu. Sözcüğün aslı Eski Yunanca´da "kremastos" veya Latince´de "pensilis" dir, anlamı "asılı" değil, "üzerine konmuş" şeklindedir yani teraslar veya balkonlar kasdedilmiştir.

Sulama sistemi ve köle gücü

Yunanlı coğrafyacı Strabo, Bahçeler´den MÖ 1. Yüzyıl´da söz eder ve; "Kemerler üzerine kurulu teraslar birbirlerinin üzerindeydi ve küp şeklindeki sütünlarla destekleniyordu. Boşluklara toprak doldurulmuş, ağaçlar ve dev bitkiler dikilmişti. Teraslar, sütünlar ve kemerler pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı." der ve şöyle devam eder; "Ama en önemlisi ve efsanenin kaynağı merdivenlerdi, iki yanlarında su taşıyan aygıtlar bulunuyordu. Bu aygıtları sürekli çalıştıran insanlar, Fırat´tan iletilen suyu, Bahçeler´in içine akıtıyorlardı." Strabo için dönemi gereği Bahçeler´in en ilginç yanı buydu. Babil çok az yağmur alan bir yerdi ve Bahçeler´in sulanması için Fırat´ın suyunun kullanılması gerekliydi. Suyun yükseğe taşınması, teraslara akıtılması ve her kattaki bitkilerin sulanması için büyük olasılıkla "zincir tulumba" sistemi kullanılıyordu. Bu tür bir sistemde, birisi ötekinin üzerinde olan iki büyük tekerlek bulunur, ikisi birbirine bir zincirle bağlıdır. Zincirin üzerine belli aralıklarla kovalar asılıdır, alttaki tekerleğin dibinde, su kaynağının oluşturduğu bir havuz bulunur. Tekerlek dönmeye başlayınca, kovalar havuza dalarlar ve suyla dolarlar sonra zincir su dolu kovaları üstteki tekerleğe iletir, orada kovalar ters dönerek içlerindeki suyu yukardaki havuza boşaltırlar. Ve boşalan kovalar tekrar geriye dönerek, yeniden suyla dolarlar ve bu böyle devam eder. Üstteki havuzda biriken su, kanallara açılan kapılar aracılığı ile küçük dereler halinde bahçelere yayılmaktaydı. Tulumbanın tekerlekleri, bir eksen veya şaft ile sabitlenmişti, şaftın döndürülmesi köleler sayesinde sağlanıyordu yani sonuçta kullanılan güç, insan gücüydü.

Petrolün ilk kullanımı böyle mi oldu?

Bahçe´nin yapımı sadece suyun yukarı taşınmasını amaçlamamıştı, seyrek de olsa yağmur sularının kanallardan akıtılarak depolanması ve kaynak olarak kullanılması da sağlanmıştı. Mezopotamya ovasında. taş bulmak ve taşımak çok güç bir işti, bu nedenle Babil´deki tüm mimaride tuğla kullanılıyordu. Tuğlalar, kil ve saman karıştırılarak yapılıyor sonra güneşte pişiriliyordu. Tuğlaların aralarında harç niyetine inceltilmeş katran veya zift konuyordu, bu da bize petrol akıntılarının o dönemde de Mezopotamya´da bulunduğunu gösteriyor. Aslında tuğlalar dayanıklı değildi çünkü suyla ıslanınca dağılıyorlardı ama Babil yapıları için bu pek sorun değildi zira yağmur suyu ile çok az karşılaşıyorlardı. Buna karşın Bahçeler sürekli olarak korunuyordu, su kanalları ve havuzlar tuğla yerine kimbilir nerelerden binbir zahmetle getirilen iri taş bloklarından yapılmıştı ve kalın zift tabakalarıyla korunuyordu. Bir diğer Yunanlı tarihçi olan Diodorus Siculus, katların dev taş plakalardan yapıldığını yazar ama bu yöntem Babil´de bilinen bir yöntem değildi. Döşenen plakaların araları sazlar ve katranla doldurulmuş ve seramikle kaplanmıştı. Diodorus, bazı önemli yerlerde döşeme olarak ince bir kat kurşun kaplama kullanıldığını ve bu şekilde sürekli nem nedeniyle oluşacak çürümenin engellendiğini de belirtiyordu. Bütün bu döşemelerin üzerine kat kat toprak yığılmış veya doldurulmuştu, yeterince kalınlığa ulaşıldıktan sonra dev ağaçlar dikilmişti. Toprak yumuşatıldıktan sonra ağaçların aralarına ve çevrelerine her tür bitki ekilmişti. Bitkilerin türleri ve olağanüstü güzellikleri büyüleyiciydi.

Bir arkeoloğun inadı

Bahçeler´in büyüklüğü ne kadardı? Diodorus, 12 m. uzunluk, 12 m. genişlik ve 2.5 m. yükseklikten söz ediyor. Birçok kaynağa göre bu ölçüler kentin duvarlarına eşittir, oysa Heredot kent duvarlarının yüksekliğinin on metreden yüksek olduğunu yazmıştır ve bu imkansızdır. Ne olursa olsun, Bahçeler´in görünümü çok güzel ve görkemli olmalıydı; yemyeşil yaprakların fışkırdığı dev bir yapay dağ, ovanın ortasında yükseliyordu. Ve sonuçta en önemli soruya geliyoruz; Bahçeler gerçekten var mıydılar? İşte en eski kaynak olarak Heredot bunu belirtmiyor yani onun Bahçeler´i gördüğünü anlamıyoruz. 1899´da Alman arkeolog Robert Koldeway benzer bir soruyla yola çıktı. Yüzyıllar öncesinde, Babil 1899´daki gibi balçığa gömülü harabelerle dolu bir tepecik değildi. Buna karşın birçok antik kentin aksine yeri kesin biliniyordu ama ortada gözle görülür hiçbir yapı yoktu. Koldewey, Babil´i kazmaya başladı, kazılar 14 yıl sürdü, dış ve iç duvarları, Babil Kulesi´nin temellerini, Nebuchadnezzar´ın sarayını, kentin merkezine giden düzenli yolları ve caddeleri buldu. Koldewey güney bölgesini kazarken, 14 büyük odanın temelleriyle karşılaştı, taş tavan kemerleri hala duruyordu. Antik kayıtlarda kentin sadece iki yerinde, kuzey bölgesindeki duvarda ve Asma Bahçeler´inde taş kullanıldığı yazıyordu. Kuzey duvarı bulunmuştu ve gerçekten taştandı, öyleyse Koldewey Bahçeler´in mahzenini veya bodrumunu bulmuştu. Kazılara devam etti ve Diodorus´un yazdığı birçok şeyle karşılaştı, sonuçta daha altta üç büyük garip delik ortaya çıktı. Koldewey uzun uzun düşündükten sonra deliklerin tulumba zincirinin geçmesi ve su kovalarının yukarıya iletilmesi için yapıldıkları sonucuna vardı. Tesis, Koldewey´e buluntularına göre 3 veya 4.5 m. kadardı ama bu ölçü tarihçilerin tanımlamalarından çok küçüktü, buna rağmen buluşun etkileri bugün dahi sürüyor. Ama kazılar sürdürülemiyor çünkü artık Mezopotamya Irak adlı çok farklı devletin elinde bulunuyor.

Amyitis´e ne oldu?

Bugün geçmişe romantik bir bakış açısıyla baktığımızda, Kraliçe Amyitis´in bu fantastik armağanla mutlu olup olmadığını merak ediyoruz ama belki de mahzun Kraliçe Babil´in muhteşem Asma Bahçeleri´ne rağmen yine anavatanın yeşil renkli dağlarının özlemini çekerek, yemekten içmekten kesilmiş ve kaderine küserek yaşama veda etmişti. Gerçeği şimdilik bilmiyoruz, belki bir yerlerde yazılıdır ve bulunmayı bekliyordur. Ama biliyoruz ki, çok güçlü bir Kral dahi, mutsuzluk ve özlemle başa çıkamıyor. Kısacası madde, her zaman ruhun açlığını gideremiyor; hele bir de ruh maddeye açlık duymuyorsa...

1843  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / Ahid Sandığı´nı ararken yolumuz buraya düştü : 11 Ocak 2007, 00:57
Ahid Sandığı´nı ararken yolumuz buraya düştü

1]İbraniler´e hayat veren, Peygamber Musa´ya gökten indirilen Kutsal Ahid Sandığı inlerce yıldan beri aranıyor. Gerçekten böyle birşey var mı? Bazılarına göre Ahid Sandığı hala var ve gizil bir yerde hidenıyor, bu yazıda inanılmaz bir macerayı kovalayan inanılmaz insanların öyküsünü bulacaksınız.

Kutsal Ahid Sandığı dediğimizde, akla gelen ilk şey modern sinemanın asi arkeoloğu İndiana Jones´dur. Türkçeye hatalı olarak "Kutsal Hazine Avcıları" adıyla aktarılan ama asıl adı "Raiders of Lost Ark-Kayıp Sandık Avcıları" olan filmde Harrison Ford yani İndy, kaçak kazıcılarla, rahiplerle, arkeologlarla, gazetecilerle ve sonunda da Nazi´lerle boğuşarak Ahid Sandığı´nı ele geçirmeye uğraşıyor ve sonunda da muradına eriyordu fakat filmin izleyiciyi şok eden finalinde eşsiz sandığın, tahta bir sandığa kapatılarak benzeri binlerce sandığın bulunduğu bir ambara taşınması görülüyor ve bir kez daha gizlilik prensibi vurgulanıyordu. Acaba, gerçekten böyle bir sandık var mıydı? Yoksa bir masaldan başka birşey değil miydi? Ya da, başka birşeyle mi karıştırıldı?

Öldürücü sandığın gücünün kaynağı neydi?

Bilindiği kadarıyla Sina Yarımadası´nda ilk kazılar MÖ 250´de Bezaleel Ben Uri adlı bir rahip tarafından yapılmıştı, Rahip Tanrı´dan özel emir alarak, parlak renkli dikdörtgen biçiminde akasya ağacından yapılma bir sandığı aradığını iddia ediyordu. Sandığın içi ve dışı altınla kaplanmıştı, kapağındaki kabartma resimlerde, iki kanatlı melek vardı. Bu değerli sandığın içinde Musa´nın "On Emir" inin yazılı olduğu iki tablet bulunuyordu ve sonradan Musevi liderlerinden bilge Aaron, büyülü asasını uzatarak sandığın içine "Manna" adlı hiç bitmeyen kutsal yiyeceği doldurmuştu. Sandık iki uzun çubuk üzerinde, göç eden Museviler´in çöldeki uzun yolculukları boyunca taşınırken, içinde şimşekler çakıyor ve ilahi enerjinin ışıkları yayılıyordu. Yüce enerji düşmanları da yok ediyordu, buna rağmen sandık Filistinliler tarafından çalındı ve ancak Kral Davud tarafından geri alınarak, Kudüs´e getirildi. MÖ 955´de mucizevi sandığın, ünlü Tapınak´da bulunan, "Yücelerin Yücesi" adlı özel bir odada hidendığına inanılıyor. Davud´un oğlu efsanevi Peygamber Kral Süleyman, daha sonra Moriah Dağı´nda bulunana Tapınağı büyüterek, Süleyman Tapınağı´nı oluşturdu. MÖ 587´deki, Babil istilası sırasında Tapınağın yıkıldığı biliniyor ve Sandığın da o zaman kaybolduğu sanılıyor. Elde başka bir bilgi yok, yukardakiler ise çoğunluğu Tevrat´dan gelen ve arkeolojik birkaç bilgiyle karışan bilgilerden oluşuyor. Sonuçta eğer varsa, Sandığın izi bu şekilde yok oluyor. Günümüzün bazı otoritelerine göre Sandık vardır ve gizli bir yerde saklıdır ve bir gün bulunacaktır. Ama sorun bu değildir yani gizem daha farklı bir yerdedir...

Kutsal Hazine Hırsızları

1911 yılında, dünya çapında yayın yapan bazı gazetelerde, çok özel bir arkeolojik keşfin yapıldığı yazıyordu, yazıda Kudüs´den çok değerli kutsal kitap kökenli hazinelerin çalındığı belirtilirken, hazinenin içinde Kral Süleyman´ın yüzüğü, kılıcı ve tacı da vardı. Keşfi yapan ekip, birkaç meraklı İngiliz aristokratından oluşmuştu ve Yüzbaşı Montague Parker adlı bir İngiliz subayı tarafından yönetiliyordu. Ekip, Kudüs dışında suların altında kalmış olan iki uzun tünel bulmuştu, bu yer Kutsal Tapınağın ilk yerinin güneyindeydi ve hazine burada hidenmıştı. Ekip, keşfi yaptıktan sonra, hazineyi karanlıkta silahlı askerlerin koruduğu bir trenle taşıyarak Yafa limanına götürmüştü. Limanda hazine özel bir yata yüklenmiş ve yat geceyarısı denize açılarak karanlıkta kaybolmuştu, nereye gittiği bilinmiyordu. Bu gizemli öykü bu kadardı, anlatılanlar bir masala benziyordu. Ama olay burada bitmiyor ve aynen İndiana Jones´da olduğu gibi, Naziler gerçekten ortaya çıkıyorlar.

Taklit sandıklar

Bilindiği kadarıyla Hitler, Ahid Sandığı´nın bulunması için özel bir emir vermişti, aslında öykü sinemadaki öykünün daha da ötesindedir. Hitler´in garip emirleri bu kadar da değildi, sandığın yanısıra İncil´e göre çarmıha gerili İsa´yı mızraklayan Romalı askerin mızrağının bulunmasını da istemişti. Amerikalı uzmanlara göre Sandık, aslında farklı birşeydir. Duke Üniversite´sinden Dr. Eric ve Carol Meyers ile Dr. James F. Strange. 1981 Ağustos ayında, 55 kişilik bir ekiple Sina´da Galilee´de kazı yaparlarken, sandık kapağına benzer birşey buldular. İkinci Yüzyıl´dan kalma antik bir kentteki, sinagogu kazıyorlardı ve kapak sinagogun dua platformunun altında bulunmuştu. Ağırlığı yaklaşık 500 kg´idi, beyaz yontma kireç taşından yapılmıştı, 60 cm. genişliğinde, 60 santim kalınlığındaydı. Dış yüzeyinde, gücü simgeleyen aslan figürleri ve deniz kabuğu şeklinde oyuklar vardı, oyuklardaki izler geçmişte içlerinde ateş yakıldığını gösteriyordu. Etkileyici bir buluşta ama Ahid Sandığı ile ilgili olduğu söylenemezdi, iki uzman zaten onaylamamıştı. Olso olsa, orjinal sandığın bir kopyası olabilirdi. Birçok sinagogda böyle taklitlerin bulunduğu çoktan beri biliniyordu, bulunan kapak bunların en eski örneklerinden birisi olabilirdi. Hayaller yine boşa çıktı ve heyecanlananlar üzüldüler.
Kimsenin göremediği fotoğraflar

1982´de bu kez Kansas Üniversitesi Antik Tarih Bölümü´nden bir ekip yola çıktı, ekibin başında Tom Crotser adlı bir rahip vardı, ekip Kuzeybatı Ürdün´deki Nebo Dağı yakınlarında 31 Ekim 1981´de bulunan bir mağarayı kazmaya başladı ve işte burada Sandık şoku bir kez daha yaşandı. Mağara yaklaşık 900 metrelik bir tünelden oluşuyordu, ucunda duvarları işaretlenmiş bir oda vardı. Ekip, Sandık şokuna bu odada uğramıştı. İddialara göre, renkli fotoğraflar çekilmişti ve altın kaplı yüzey açıkça görülüyordu ama bu bir iddiaydı ve kimse fotoğrafları göremedi. Crotser ve ekibin üç üyesi 19 yıldan beri kutsal yazıtları arıyorlardı ve yazıtların sandığın içinde olduğuna inanıyorlardı. Onlara göre Nebo Dağı, kutsal kitaptaki Pisgah Dağı´idi ve geleneksel inanç olarak Musa, sandıkla beraber buraya gömülmüştü. Bu ekip, ayrıca Babil Kulesi´ni ve Nuh´un Gemisi´ni de bulma iddiasındaydılar. Tüm olanlara rağmen, Crotser Ekibi Ocak 1992´de Londra´ya gelerek, Banker David Rothschild ile görüştü, planlarını uygulamak için mali kaynağa ihtiyaçları vardı. Olay, burada kaldı hala kaynak aranıyor ve gizemli fotoğraflar ortaya çıkmıyor. Peki ama Sandık şu anda nerede? Sonuç olarak ortaya yeni bir öyküden başka birşey çıkmıyordu.

Filistin sorununu Ahid Sandığı çözebilir mi?

Süleyman´ın Tapınağı Babil Kralı Nebuchadnezzar tarafından yıkıldıktan sonra, Kudüs´de Kral Büyük Herod tarafından yeniden yapılmış ve Herod´un İkinci Tapınağı olarak anılmıştı. Bu tapınağın MS 70´de Romalılar tarafından yıkıldığı kesindir ama yıkımdan kısa bir süre önce, kutsal eşyaların rahipler tarafından tapınaktan taşınarak, yakındaki tepelerin eteklerine götürüldüğüne de inanılıyor. Aynı kaynaklara göre, ünlü Qumran Mağaraları´nda yani Ölü Deniz Yazmaları´nın bulunduğu yerde keşfedilen "Bakır Rulo" da hidenan kutsal eşyaların arasında sandığın da bulunduğu belirtilmektedir. Bugün Herod´un tapınağından geriye kalan tek şey, dünyaca ünlü Ağlama Duvarı´dır. Duvarın Başrahibi olan Yehuda Getz´e göre, tapınağın sandıkla ilişkisi uydurmadır çünkü Romalılar tapınağı yıkmadan önce Judea Kralı Josiah, kahine Huldah´ın öngörüsüne uyarak, sandığın taşınmasını emretmiştir. Ama nereye? Tapınağın bulunduğu dağın altı labirent gibi tünellerle doludur ve şimdi üzerinde Mescidi Aksa Camii ve "Dome of the Rock" yani "Kutsal Kaya" vardır. Haham Getz´e göre sandık, burada saklıdır ama İslami inançlar kazı yapılmasına izin vermemektedirler. Bu iddiada, tipik bir Siyonist hava seziliyor, nitekim daha geçenlerde böyle bir kavga yaşandı ve kanlı bir biçimde sonuçlandı. Öte yandan eğer bu iddia doğruysa, dört büyük peygamberden birisi olan Musa´nın Ahid Sandığı´nın bulunması başta İslamiyet olmak üzere, tüm dinler ve inançlar için önemlidir. Ama daha önce, kaçınılmaz bir bölgesel barışa ulaşılması elzemdir. Tüm modern kuramlara göre, Ahid Sandığı, Kudüs´ün altında veya yakınında saklıdır ama kuramların kaynağında da kutsal kitaplar vardır. Bu bir kaostur ama daha da beteri yeterli araştırmaların, siyasi ve etnik nedenler yüzünden daha uzun bir süre yapılamayacağıdır. Tabii, sandık hala oradaysa... Belki ilk öykü doğrudur ve Ahid Sandığı şu anda bir İngiliz asilinin gizli mahzenindedir veya Rahip Crotser´in bildiği veya teslim ettiği başka bir yerdedir. Ya da İndiana Jones´ta olduğu bir "Top Secret" deposunda, bir UFO´nun yanında tozlanmaktadır.
Sandık tehlikeliydi

Ahid Sandığı´nın yıkıcı bir güce sahip olduğu anlatılır. Öldürücü ışınlar saçmakta ve kötüleri öldürmektedir. Gücünden hep korkulmaktadır, Jericho Duvarları´nı yıkmış ve düşman lider Uzzah´ı öldürmüştür. Sandığın yan etkilerinin de rahatsız edici olduğuna inanılır, sandığı çalan Filistinliler´in sandığı taşırken korku içinde oldukları anlatılır ve salgın hastalıklardan söz edilir. İnsanlarda yumrular oluşmakta, birden hastalanmakta ve kitle halinde ölmektedirler. Bütün bunlar modern uzmanlara göre tipik bir radyasyon zehirlenmesinin belirtileridirler. Çok az kişinin bildiği bir diğer şey Santa Sandığı´dır, bu gizemli sandığın Kudüs´den Mısır yoluyla İspanya´da Asturias´a taşındığı ve Chasteli Alfonso tarafından Oviedo Katedrali´nde hidendığı anlatılmaktadır. 1030 yılında sandığın açıldığı ve açılır açılmaz çevresindeki herkesin öldüğünden söz edilirken, sonraki yıllarda sandığın çevresine yaklaşan tüm kedilerin öldüğüne de inanılmaktadır. Ama Santa Sandığı´nın da şu anda nerede olduğunu kimse bilmiyor.

Hitler, Ahid Sandığı´nın bulunması için özel bir emir vermişti, aslında öykü sinemadaki öykünün daha da ötesindedir. Hitler´in garip emirleri bu kadar da değildi, sandığın yanısıra İncil´e göre çarmıha gerili İsa´yı mızraklayan Romalı askerin mızrağının bulunmasını da istemişti.

İddialara göre, sandığın renkli fotoğrafları çekilmişti ve altın kaplı yüzey açıkça görülüyordu ama bu bir iddiaydı ve kimse fotoğrafları göremedi.

1844  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri : 11 Ocak 2007, 00:53
Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri

Her çağa bir kahraman

Kral Arthur´u oluşturan sayısız ve sınırsız öykünün yarattığı bulmaca, yüzyıllardan beri nesilleri büyülüyor. Bu kez bir gizem araştırmacısı değil, aksine bir edebiyat uzmanı olan Grueme Fife, gerçek ötesi öykü ve romancılık çizgisinde, Kral Arthur´u ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri´ni izledi

Birçok insan, Kral Arthur´u soruyor. Gerçekten yaşadı mı? Nerede öldü ve yakıldı? Kutsal Kase neydi? Cevaplar, gerçeklerle tahminler arasında bir yerde. Tarihsel bir tanık var. Adı Artrus, Britanya Adası´nda görevli Romalı bir süvari subayı, Artrus 6. Yüzyıl´ın başlarında Saksonların saldırılarına karşı yapılan başarılı bir seferin başındaydı ama lejyonerlerin başarısı geçiciydi, Roma İmparatorluğu sonunda Britanya´dan çekildi. 410 yılında ise Alaric´in Vizigotları Roma´yı ele geçirecek ve Avrupa, putperest barbarlığa yenilecekti. Roma askerleri çekilirken, Artrus orada kalıyor ve diktatör taşralı yöneticilerden birisi olurken büyük ün kazanıyor ve bir halk kahramanı olarak söylencelerle bütünleşiyordu. Artrus´u çağdaş tarihçilerden Gildas, bu şekilde anlatıyordu.

Kollektif bir idealin yansıması

Saksonlar, Britanya´nın bir kısmını fethettikten sonra halkla bütünleştiler ve bölgeye "Angle Diyarı" adı verildi. Adanın bazı bölümlerini ve oralarda yaşayanları baskı altında tuttular. Bu bölgeler, Strathclyde, Cumberland, Galler ve Cornwall yaylalarıydı. Kelt topraklarında yaşayanlar ise Kanal bağımsızlıklarını korudular ve Saksonlar´la anlaşmayı reddettiler Özgürlüklerinin simgesi Kral Arthur´du ve onun anısını ebedileştirdiler ama bu anılar dağınık ve çok çeşitliydi. Masalcılar, genelde aynı tema çevresinde birleşen Arthur hakkındaki hikayeleri topladılar. Kısacası, Kelt-Roma karışımı bir kişilikten doğan Arthur doğuyordu. Manş Kanalı´nn her iki tarafında da güçlü bir adamın şatosuyla, canavarlarla ve devlerle çarpışan savaşçılarla ilgili hikayeler anlatılıyordu. Arthur adı, liderlik ve kahramanlıkla bütünleştirilmişti, kısacası o kaçınılmaz ve ideal bir kraldı.

Tarihle, miti karıştırdı

İlk önemli edebi yaklaşım, aşağı yukarı 1135 yıllarında Geoffrey Monmouth´un "Britanya Krallarının Tarihi" adlı kitabında dikkat çeker. Geoffrey´in kitabı tarihsel olmaktan öte bir masaldır. Kitap, Roma´dan sürgün edilen Truva soyundan gelen adaya kendi ismini veren Kral Brutus ile başlar ve bu kez Roma´ya sürgün edilen son Kelt Kralı Cadwalleder ile son bulur. Öykünün içinde Arthur´un saltanatı anlatılır. Aynı zamanda da, ünlü büyücü Merlin ve diğer şövalye karakterleri de görülür. Kitap, Normandiyalılar´ın konuştuğu Fransız lehçesine çevrilmişti, başka yazarlar bu kitabı taklit ettiler ve daha da geliştirdiler. Bugün, Britanya´nın özü olarak kabul edilen Orta Çağ edebiyatının temeli oluşmuştu: yani Kral Arthur ve onun Yuvarlak Masasının şövalyelerinin hikayesi... Geoffrey´in kitabının neden Normandiya lehçesine çevrildiği ilginçtir. 1066 yılında Normandiyalılar, İngiltere´yi işgal ettiler ve bir hanedan kurdular. Norman-Fransızcası konuşan bu krallar İngiltere tahtına oturarak, evlilik ve miras yoluyla Batı Fransa boyunca İskoçya´dan Pireneler´e kadar uzanan bir krallığa hükmettiler. Roma Kilisesi´ni destekleyen bu krallağın mitolojik temelinde Altın Çağ´ın ve Hristiyanlığın koruyucusu olarak söylencelerde yer alan Şövalye Arthur kişiliği vardı ve bu temel Geoffrey´in Arthur´u ile birleştirilince Kral Arthur miti Avrupa´laştırılmış oldu.


Orient etkilerin nedeni neydi?

Elbette ki bölgesel birleşme, kültürel değişimi de geliştirdi. Fransız şair Chretien de Troyes, 1170 yıllarında Arthur ile ilgili hikayeler yazmaya başladığında hem İrlanda hem de Gal dilindeki Kelt efsanelerinden, kahramanlık hikayelerinden, destansı Fransızca savaş türkülerinden söz ediyor ve gezerek anlatıyordu. Normandiyalılar, Fransa´nın geri kalan bölümüne hükmeden Viking asıllı İskandinav yağmacılarıdırlar ve Franklar olarak tanınırlar. 19. Yüzyıl Amerika´sının maceraperestleri onlar toplumsal değerlere saygı gösteriyorlardı. Meşrutiyete ve sosyal sınıflara ihtiyaçları vardı. Geoffrey´in kitabı eski Troya örneği bir soy yaratarak, Normandiyalı derebeylerini zorladı. Arthur, soylu Roma´dan gelen bir prensti ve tüm Keltik kahramanların cazibesine ve canlılığına sahipti. Normandiyalılar Arthur´u, hikaye anlatan kişilerden dinlemişlerdi. Ve Arthur da onlar gibi Saksonlardan nefret ediyordu. Arthur katı bir Hıristiyandı ve Kilise´ye hizmet ediyordu. Normandiyalılar ve Franklar yaklaşık iki yüzyıldan beri Haçlı Seferleri´ni başlatmışlardı. Haçlı Seferleri´ne katılan askerler Kutsal Topraklar´da gördükleri harikaların inanılmaz hikayelerini anlattılar. Kudüs, değerli taşlardan ve altından yapılmıştı. Aziz John´da Kutsal Kitap´ta böyle yazıyordu. Hazineler sonsuzdu, hikayelerin havasındaki parfüm kokuları, yerel manzaralar ve sesler şiirseldi. İşte Arthur´la ilgili hikayenin egzotik temeli şüphesiz Orta Doğu´ydu.

Ölümsüzlüğün simgesi

Tüm nesiller, geçmişin ve kaybolmuşluğun özlemini çekerler. Arthur´un sarayı olan Camelot Şatosu (ilk kez Chretien tarafından adlandırıldı) soylu ve ilahi bir kralın ve onun tarafından yönetilen mükemmel bir dünyevi krallığın rüyasıdır yani Orta Çağ yaşamının ütopyası veya özlemlenen yaşam biçimidir. Orta Çağ krallarından Aslan Yürekli Richard şöyle derdi "Üstün olmadığımı kabul eden bir sıradan biriyim, üstün olan Tanrı´dır" diyordu. Arthur kişiliği simgesel olarak dünyadaki en değerli Hristiyan kralıydı. Yaşayan tüm gerçek krallar onu taklit etmeye çalıştılar. Ayrıca Arthur seçkin bir savaşçı sınıfı temsil ediyordu. Arthur´la ilgili hikayelerin çok dinleyici toplamasının bir diğer nedeni entrika, seks ve aşktı, savaş alanlarının ve turnuvaların yanısıra, tül perdelerle örtülü yatak odaları ya da etrafına duvar örülmüş gizli bahçelerde yaşanan aşk ilişkileri anlatıları daha çekici bir hale getiriyordu. Burada, hayal kurma tekniği görülür ve temelde nostaljik bir efsane vardır. Ve dönüm noktası Arthur´un ölümsüzlüğüdür. Efsanelerde adı geçen Avalon ülkesinde yaralanır ve kendisini iyileştirir.

Kutsal Kaselerin dayanılmaz artışı

Orta Çağ´ın Katolik kilisesi, Arthur´un ölümsüzlüğünün putperestlik olarak tanımlamıştı. 1191 yılında Glastonbury Abbey´li keşişler. kazılar yaparak Arthur´la Kraliçesi Guinevre´ye ait olduğunu iddia ettikleri bazı kemikler çıkardılar (Bunlar keşfedilmiş birçok Arthur mezarlarının ilkiydi). Kutsal ve antik kalıntılar ticaret anlamına gelirdi. Benediktin tarikatının papaz üyeleri bu ünlü iskeletleri görmeye gelen turistlerden sağladıkları gelirden memnundular. Yanısıra, İsa´nın gerildiği kutsal haçın ve işkence edilirken kullanılan kamçının parçaları vardı. Öylesine inanılmaz parçalar ortaya çıkarılıyordu ki; örneğin son akşam yemeğinde Hz. İsa´nın kullandığı kase vardı. Buna karşın Kayseri Katedrali´ndeki din görevlileri Hz. İsa´nın kullandığı Kutsal Kase´ye daha sonra Hz. Muhammed´in kanının doldurulduğunu ve kasenin daha sonra bir asker tarafından çalınarak kendi kiliselerine bağışlandığı iddiasındaydılar. Başkaları kaseyi sihirli bir taş olarak tanımlıyordu. Glastonbury keşişleri kendilerinde olduğunu söyledikleri Kutsal Kase´yi asla göstermediler. Çünkü onlara göre Kase, manevi aydınlatmanın simgesiydi, eğer onu gizli tutarlarsa daha fazla para sağlayacaklarını biliyorlardı. Kısacası sırlar gizemi büyütüyor ve kazanç getiriyordu.

Modern Arthur´lar Hollywood´dan doğdu

Arthur, her nesil tarafından tekrar keşfedilmiştir. Modern macera romanı yazarları, Kelt kökenli Romalı-Britanyalı Arthur´u tercih ederler. Hitler kendisinin, bir Grail şövalyesi olarak resmini yaptırmıştı. Hollywood, Arthur´a daha da modern örnekler oluşturur, onun insanüstü gücünü fütüristik bir çizgide sunar. Star Wars´un ateşli Luke Skywalker´ı tamamen delikanlı Arthur´dur. Pelerinli asker Batman, Süpermen veya Maskeli Süvari, Yuvarlak Masa Şövalyeleri´nin assolistleri olan Gawan ve Lancelot gibidirler. Aslında bu yaklaşım belki de Yuvarlak Masa şövalyelerinin ruh sıçramasıdır. 19. Yüzyıl´da yaşamış bir Gal şairinin dediği gibi "Arthur´un mezarı, dünyanın bilmecesidir"


1845  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / Aztek Şarkıları : 11 Ocak 2007, 00:53
Aztek Şarkıları

Az bilinen kaynaklar, günümüzün bilgi çağında artık birer birer ortaya çıkıyorlar. Şimdi de, dünyanın uzak geçmişte dünyadışı canlılar veya antik astronotlar tarafından ziyaret edildiğini anlatan antik şiirler bulunduğu açıklandı. Bu şiirler bir ziyaretten çok bir yerlerden sürülmüş veya kaçmış ya da terkedilmiş bir insanlığın dramını daha çok anlatıyor gibiler. Alttaki şiir, "Canti Aztechi-Aztek Şarkıları" ndan alınma; çeviren ve derleyenler

Ugo Liberatore ve Jorge Hernandez-Campos (Guanda, Perma, 1966).







Birisi gerçekten dünyada yaşadı mı?

Tüm zamanlarda değil, sadece bir an için,

Biz sadece uyku için geldik,

Sadece rüya görmek için,

Bu gerçek değil, gerçek değil,

Biz dünyaya yaşamak için geldik,



Fakat, kalbim ne yapabilir? Eğer nafileyse,

Biz dünyaya yaşamak için geldik,

Boş yere mi çiçekler?

Nerede kalbim? Yaşamın merkezi?



Nerede benim gerçek evim? Nerede benim gerçek yaşadığım yer?

Dünyada yaşamaya tahammül ediyorum,



Burada gösterişli ölüm doğmuş,

Tlapalla´dan alınan,

Atalarımız, dünyada ulaştılar,



Hangi sarkıyı söyleyeceğiz, dostlar?

Ve neye sevineceğiz?

Burada yanlız, şarkılarımızda yaşıyoruz,

Atalarımız orada doğdu, dünyada yaşadılar,

Ben dünyada yaşamaya tahammül ediyorum,

O, yaşamı gizledi,

Küçük bir sandıkta ve değerli bir kutuda,

Ama ben onları görecek miyim? Gözlerim görecek mi?

Babamım ve annemin yüzleri,

Bana şarkılarını sunabilirler,

Onların sözleri, neyi arayacağım?

Burada kimse yok;

Bizi dünyada bir yetim gibi terkettiler,

Nereye gideceğim dostlar, nereye?

Korkular tüm ağırlığı ile üzerimde,

Belki, Tanrı´nın evine,

Hangi yerden indik, göğün merkezindeki?

Ya da, dünyanın kalbindeki o torunlar?



Işığın yeşil yılanı,

Sen göksel kuşsun, ateşin renginde,

Ovaları baştanbaşa uçuyorsun,

Ölümün krallığında,



Savaşçı Huitzilopochtli,

Onun işi yükseklerdeydi,

Onun yolunu izleyenler,

Bulutların arasındaki görkemli yer,

Dondurucu rüzgarlar yerindeki o yer,

O, ateş duvarlarını yıktı,

Tüyleri topladığı yerde savaştı,

Fethettiği halklarla,

Savaşa istekli, Alevlenen geldi,

Kızgındı, dönen tozların arasından yükseldi,

Bize yardıma geldi, bu bir savaş, yakıcı,

Düşmanımız **tlan´da,

Dostlar bu iş, bizi dünyaya sürdü.



Bu bir gerçek, biz dost olacağız,

Bu bir gerçek, biz dünyada yaşayacağız,

Fakat zaman geldiğinde,

Siz dostluğumuzdan bıkacaksınız,



Ölümden nefret ediyor ve katlanıyorum,

Önemli değil, kıymetli taşlar gibi,

Yıpranmış birlikte olduğu gibi,

Önemli değil, biz bütünüz,

Bir gerdanlıktaki yanyana taşlar gibi,



Dostum, benim gerçek dostum,

Birbirimizi sevelim, Tanrı´nın aşkı için,

Bildiğin gibi, bu yüzden bende biliyorum,

Biz bir zamanlarda yaşadık,

Bir gün, buradan gideceğiz,

Buraya sadece birbirimizi tanımaya geldik,

Dünyaya geldik ama biz ödünç geldik,

Burada, kederli ve mahzunuz hala,

Burada, uzaklarda görülmeyi gözlüyor ve bekliyoruz.



Açıklamalar: Tlapalla: Aztek sembolizmasında kırmızı ve siyahın buluştuğu yer; Güneşin Zenith´den yani sıfır noktasından batış noktasına olan yolu. **tlan: Deniz göğünün güney kısmının görünümü.

1846  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / İnanılmaz gezgin Batuta´nın hikayesi : 11 Ocak 2007, 00:52
İnanılmaz gezgin Batuta´nın hikayesi

Öyle birini düşünün ki, günümüzden yaklaşık 470 yıl önce, deve kervanlarıyla, yelkenlilerle, at üstünde Asya, Afrika ve Avrupa´yı gezerek tahmini 25.000 km´li bir yol aştı. İnanılmaz olaylar anlatarak, yüzyılları aşan bir kitap yazdırdı; "Rıhle"yi... İşte size Hz. Adem´in ayak izi, kadın memesi yiyen yamyamlar, Hindistan´da taşlaşmış insanlar, Karanlık Ülke, Manisa, Birgi´ye düşen kara göktaşı ve yüzlerce yıl önce zift olarak kullanılan petrol...

"Önce Esirgeyen ve Bağışlayan Allah´ın adıyla..." tüm zamanların en büyük gezginlerinden birisi olan İbni Batuta söze böyle başlıyordu. Öyle birini düşünün ki, 21 yaşında yollara düşerek, 29 yıl boyunca durup dinlenmeden iki kıtayı dolaşsın, yaklaşık 125.000 km. yol yapsın. Batuta, Marko Polo´nun üç katı daha fazla dolaştı ve günümüzdeki coğrafya ile 44 ülkeyi gezerek, bugün Paris´de Bibliotheque Nationale´da hidenan 640 yıllık el yazması ünlü kitabını yazdı. Batuta, 13 Haziran 1325 yılında doğum yeri olan Tanca´yı terkettiğinde, Mekke´ye hacı olmaya gidiyordu. Gerçek adı, Şeyh Abdullah Muhammed ibn Abdullah ibn Muhammed ibn İbrahim el Lavati´idi. Eğer bugün yolunuz Tanca´ya düşerse, stadyumun yakınında bulunan Batuta´nın yerini ziyaret edin. Tanca uzak geçmişin buhur kokularıyla buram buramdır, buradan Finikeliler, Romalılar, Vandallar, Araplar, İspanyollar gelip geçtiler, yaşadılar, ticaret yaptılar, genç Batuta, askerlerin, korsanların ve usta kaptanların arasında dolaşırken deniz çizgisinde soluklaşan uzak ufuklara açgözlülükle bakıyordu, ta ki upuzun bir deve kervanıyla Mekke´ye doğru yola çıkıncaya kadar...

Kervan on ayda, Cezayir, Tunus ve Libya´yı geçerek Mısır´a İskenderiye´ye vardı. Büyük limanı ve daha o zamanlarda yokolmaya başlamış olan dünyanın 7 harikasından birisi olan dev deniz fenerini gördü. Nİl Deltası´nda Fuwa Köyü´nde dönemin tanınmış mistiği Şeyh Ebu Abdullah´ın evinde geceledi ve rüyasında geleceğini gördü;"Dev bur kuşun kanatları üzerindeydim, beni Mekke yönüne sonra da Yemen´e doğru uçurdu, sonra doğuya döndü ve çok uzun bir uçuşa başladık, aşağıda bazıları bol ışıklı, bazıları karanlık yemyeşil ülkeler vardı ve beni oraya indirdi." Ertesi gün Batuta, Şeyh´e rüyasını anlattı, Şeyh doğuya gitmesi gerektiğini söyleyerek rüyayı yorumladı. Batuta bu öneriyi reddetmeyecekti, Şeyh´in verdiği yolluğu ve gümüş paraları alarak yola düştü. Kahire´ye vardığında, ülkeyi Memlükler yönetiyordu. Batuta kitabında Kahire´nin dar sokaklarını, 12.000 su taşıyıcısını, 30.000 hamalı, 36.000 tekneyi yazacaktı. Nil´in sayısız kıvrımlarını anlattı. Sonra Kudüs´e geçti.

Gerçek müslüman Türkler´le başbaşa...

Batuta, Mescidi Aksa´nın altın kubbesini güneş gibi parlayan bir ışık kütlesi olarak tarif ediyordu. Sonra, Akka yolundan Beyrut´a doğru yola devam etti. Hamah´daki muhteşem orkide bahçelerini ve su değirmenlerini anlattıktan sonra Şam´da bir kervana katılarak Antakya´ya kadar gitti. Daha sonra onu 55 günlük bir kervan yolculuğunun ardından Mekke´de görüyoruz, hacı oldukan sonra yine yola düşerek Somali ve Zangibar´ı gezdi, sonra Bağdat´a ve Necef´e gitti, Şiileri tanıdıktan sonra Hz.Ali´nin mezarını ziyaret etti. Oradan aşağı inerek İran Körfezi´ni, Umman´ı ve Bahreyn´i gezdi. Orada Hintli hacılarla tanıştı ve Hintliler´in müslümanları beklediklerini öğrenince Hindistan´a arka kapısından girmeye karar verdi. Anadolu´ya yönlendi, Lazkiye´den Alanya´ya geçti, uzun uzun Türkler´in sıcak dostluğunu, misafirperverliğini anlattı. Batuta, kadın erkek ayrımı olmaksızın her ihtiyaçlarını karşıladıklarını yazarken peçesiz Türk kadınlarının yardımseverliğini özellikle belirtiyordu. Ona ekmek, ayran, et ikram ediyorlar ve din hakkında sohbet etmesini istiyorlardı. Batuta´nın sonraki durağı Mevlana´nın kenti Konya´ydı, orada danseden dervişleri izledi ve Sufizm´le tanıştı. Ona "Gel, herkes hoşgeldi, ruhunun özgürlüğü için bize katıl." Uzun nefes ekzersizleri, Allah zikirleri ve uzaklardan gelen kudüm ritmi ve ardından başlayan kozmik uykuda gezerlerin uzay ve zaman dışındaki dönüşleri. Ve beyinlerde aralıksız duyulan tek bir ses; "La İlahe il Allah"... Gezinin sonrasında Kayseri, Sivas, Erzurum, Kastamonu, Safranbolu, Bolu, Balıkesir, Bergama ve Manisa vardı. Sonra onu Sinop´da görüyoruz, oradan Kırım´a geçti, oradan Bulgaristan´a ve İstanbul´a ulaştı. Derken Özbekistan´a döndü, oradan Horasan ve Afganistan´a geçerek Hindistan´ın arka kapısına ulaştı.

Süper gezgin yorulmak bilmiyor... İbni Batuta, Sind Sultanı Tuğluk Şah´ın emrine girdi ve bu arada tüccarlara borçlandı, borcunu ödeyebilmek için Delhi´de yedi yıl yargıçlık yaptı ama olmadık bir anda başı derde girecekti, Hintli bir mistiği ziyarete gittiğinde tutuklandı. Mistik idam edildikten sonra serbest bırakıldı. Bir zaman sonra Sultan değişti, yeni Sultan ise Batuta´yı Çin Elçisi atadı. Bu hiç beklemediği görev gezginin çok şaşırtmıştı. Ve 1341 yılında inanılmaz bir konvoyla yola çıktı, yanında küçük bir ordu, yüzlerce Hintli dansöz, altın şamdanlar, brokarlar, mücevherli silahlar ve incili eldivenlerden oluşan bir hazine vardı. 1000 atlı konvoya eşlik ediyordu ve yeni Büyükelçi Hint Okyanusu´na doğru yola çıktı. Yolda isyancıların saldırısına uğradı ve soyuldu, esaretten güç kurtarıldı. Yine yola düştü, güneye inerek Maldive Adaları´na ve Seylan´a kadar gitti. Seylan´da amacı Adem Peygamber´in ayak izini ziyaret ederek hacı olmaktı. Zirvelere tırmanarak, kutsal ayak izini gördü, iz 12 karış büyüklüğündeydi, Budist rahipler, Zen hocaları ve Hindular İnsanlığın Atası için hep beraber dua ediyorlardı. Orada geçirdiği huzur dolu günlerden sonra Batuta´yı Java ve Sumatra Adaları´nda görüyoruz, orada yaşayan müslümanlara din hocalığı yaptı.

Bir süre sonra yine yollara düşen Batuta nihayet Çin kıyılarına çıkıyordu, Taiwan´ın karşı kıyısındaki Cathay´a ulaştı, orada gördüğü şey onu çok şaşırttı. Karşısında pagoda benzeri bir cami vardı, cami 350 yıllıktı ve orada dua etti. Bugün oraya gidenlere Batuta´nın dua ettiği yer gösteriliyor. Çin´in içinde 9 ay yolculuk ettikten sonra, dünyada en güvenilir yolculuğun Çin´de yapıldığını yazdı. Pekin´e kadar gitti. Yaşadıkları onun için inanılmazdı, artık geri dönmeye kararlıydı. Sumatra, Kalkütta, Hürmüz, Bağdat üzerinden giderek üç yıl sonra Mekke´ye tekrar ulaştı. Fas´a geldiğinde yorgundu ve annesi sadece 9 ay önce ölmüştü. Sultan´a çıkarak, gezilerini uzun uzun anlattı. Bir zaman sonra yine seyahat güdüsü depreşti, İspanya´ya geçerek Malaga ve Granada´yı ziyaret etti, Fas´a dönerek ülkesinin içlerini gezdi,

"Mezarınız dünyada değildir"

Uzak Doğu´dan dönüşünden üç yıl sonra yine bir kervanla Büyük Sahra´ya yollandı. 2500 km yol alarak Sahra´yı aştı ve Mali´ye kadar geldi, Nijer´i gördü, Timbuktu´yu gezdi sonra geriye Fas´a döndü. Sultan´ın hizmetine girerek üç yıl çalıştı ve inanılmaz kitabı "Rıhle-Seyahatname"yi tamamladı. Bazı kaynaklara göre ise, son yıllarında yargıçlık yaptı ve 1369 yılında 63 yaşında öldü. Mezarının yeri bilinmiyor, Tanca´da küçük bir yer onun anısına yapılmış. Onun için Mevlana gibi; "Öldüğümüz zaman, mezarımızı dünyada aramayalım, yerimiz insanların kalbinde olmalıdır." deniyor. Yüzyıllar öncesinde, ulaşımın hemen hemen imkansız hatta ölümcül olduğu bir çağda dünyanın hemen yarısını gezen muhteşem İbni Batuta´nın önünde saygıyla eğilmek gerekiyor. Rihle yani Seyahatname aslında Batuta´nın kaleminden çıkmış değildir, anlattıkları İslam bilgini İbn Cücey el-Kelbi tarafından yazılmıştır. Kitaba bazı eklentiler yapmış, dönemin bazı ünlü bilgin ve şairlerinden alıntılar yapmıştır. Hatta, bazı alıntıların başka gezginlerden alındığı da söylenir. İç Anadolu hakkında yazdıkları pek yeterli görünmese de, Afrika hakkında anlattıkları tam anlamıyla coğrafi bir keşiftir, Volga bölgesi için yazılanlar arkeolojik araştırmalara kaynak olmuştur. Hindistan tarihi ile ilgili önemli bilgiler verir. Büyük ulaşım yollarını kara ve deniz olarak anlatır, ülkelerin folklörik, yeme, içme adetlerini, ticaret merkezlerini, sınai ve zirai kaynakları, o dönemin ithalat ve ihracatını, dönemin İslam dünyasını ve İslami mezheplerin yaşam biçimlerini uzun uzun anlatarak, olağandışı bir kaynak oluşturmuştur. Kitap bu güne kadar altı dile çevrilmiş ve ilk kez 1800 sonlarında Türkçe yayınlanmıştır. Ve yaşadığı çağın gereği olarak fantastik bir dille yazdıklarından birkaç örneği görmek gerek...

Piramitler hakkında; "Tufan´dan önce malum olan bütün ilimler Yukarı Mısır´da Sad bölgesinde oturan Hunuh denen Hermes´dan alınmıştır. Astronomik hareketleri ve ilahi cevherleri ilk anlatan odur, bilimin ve üretimin kaybolmasından korkarak piramitleri yapmış ve üzerlerine tüm araçları resmeden yine Hermes´dir... Piramitin kapıları yoktur ve neden yapıldığı bilinmemektedir... Bir söylentiye göre tufanlardan korkan bir firavun bilimin, hükümdar eşyalarının ve cesetlerinin kaybolmaması için yaptırılmıştır. İçinde bunlar saklıdır..."

Meryem ve Hz.İsa´nın mezarları: Kudüs´de Cehennem Vadisi denen yerde bulunan kiliseye Hz.Meryem´in mezarı deniyor... yine orada bir başka kiliseye de Hz.İsa´nın mezarı deniyor ve ziyaret ediliyor ama safi yalandır...

Garip bir olay: Bir defa Dehli´ye beş günlük mesafede bulunan Afkanbur´daydım... Bir grup derviş gelerek bir gece kalma istediler, bunlara Haydari deniyordu... reisleri zenciydi, bana gelerek etrafında raks etmek için ateş yakacağını söyleyerek odun istedi... ateşi yaktılar ve yatsı namazından sonra kor haline gelmiş ateşin içine girip raksederek yuvarlanmaya başladılar. Reisleri benden gömleğimi istedi ve ateşin içine girerek gömlekle alevleri söndürdü... gömleği bana getirdiğinde ateşin asla etkilememiş olduğunu gördüm.

Petrol hakkında: Dicle civarında Kıyare denen bir yer vardır, burada bulunan siyah bir yerde zift kaynakları vardır, ziftin toplanması için havuzlar yapılmıştır. Zift zemin üzerinde pek siyah, parlak, yumuşak, hoş kokulu çamura benzer. Kaynakların çevresinde oluşan siyah gölün üzerinde inca bir yosun olup, onu kenara atınca zift olur. Zift çıkarmak istendikçe kaynakta ateş yakılır, ateş rutubeti buharlaştırır sonra zift parçaları ayrılarak çıkarılır. Kufe ve Basra arasında da böyle kaynakların bulunduğu söylenir.

Anadolu hakkında: Alanya´ya ulaştık... bu ülke dünyanın en güzel memleketidir, Allah diğer ülkelere tek tek bahşettiği güzellikleri burada bir araya getirmiştir. Ahalisi güzel ve temizdir... bunlar için "bolluk, bereket Şam´da, şefkat ise Anadolu´da dır"denmiştir... Bu ülkede bir eve indiğimizde kadın, erkek durumumuzu soruştururlardı. Burada kadınlar erkeklerden kaçmazlar, ayrılacağımız zaman sanki akrabaymış gibi bizimle vedalaşırlar ve gözyaşı dökerlerdi... Alanya büyük bir şehirdir ve ahalisi Türkmen´dir...

Bir göktaşı: Birgi Sultanı Aydınoğlu Mehmet Bey´in konuğuydum... Sultan bana gökten düşmüş taş görüp görmediğimi sordu. Ben de, ne gördüm, ne işittim dedim. Birgi dışına böyle bir taşın düştüğünü söyleyerek adamlarına taşı getirtti. Sert, parlak ve simsiyah bir taş getirildi... taşçılar çağrıldı... taşı parçalamaları emredildi... dört usta çekiçlerle taşa vurdukları halde taş üzerinde zerre kadar iz meydana gelmedi... sonra Sultan taşı eski yerine göndertti.

Karanlık Ülke: Bulgar şehrinden geçerek Karanlık Ülke´ye gitmek istedim, kırk günlük yol vardı... vazgeçtim... orası buz deryasıydı... yolcular bu ülkede kırk gün giderler ve Karanlık Ülke´nin yanında kamp kurarlar, getirdikleri malları sınıra bırakıp geri dönerler... ertesi gün geldiklerinde mallarının alınmış olduğunu, yerlerine samur, sincap veya rakun kürklerinin bırakılmış olduğunu görürler. Alışverişleri budur... Oraya gidenler kiminle alışveriş yaptıklarını, bunların in mi cin mi olduğunu bilmezler...

Taş insanlar: Hindistan´da Laheri şehri dışında Tarna denen yere vardığımızda, insan ve hayvan şeklinde sayısız taşlar gördüm. Bunların çoğu kırılmış, bir baş veya bir uzuv kalmıştı. .. bir sur ile ev duvarlarının izleri vardı... bir ev kalıntısının içinde taş bir peyke üzerinde elleri arkasına bağlı gisi duran taş bir insan vardı... Kalıntılar arasındaki çukurlar pis kokulu sularla doluydu... Bir duvarda Hintçe bir kitabe vardı... yanımda bulunan arkadaşım şöyle dedi; "Tarihçilerin söylediğine göre, burada eskiden çok büyük bir şehir vardı, şehir sakinleri büyük rezaletler işlediklerinden hepsi taş kesildiler. Hintçe kitabede bu insanların 1000 yıl önce uğradıkları felaket anlatılır."

Cukiler: Bu garip insanlar Hindistan´da Perven şehrinde yaşarlar... aylarca birşey yemez içmezler, çukurlar kazılır, bir tek hava deliği bırakılır ve orada aylarca kalırlar, bir sene kalanını bile işittim... halkın inancına göre bu adamlar bir hap yapıp onu yerler ve uzun zaman acıkmazlar... bunlar gelecekten de haber verirler... kimisi bakışıyla adam öldürür... bir gün Sultan beni yanına çağırdı yanında iki Cuki vardı, onlara benim bir yabancı olduğumu, görmediğim şeyleri göstermelerini emretti... birisi bağdaş kurarak yerden havaya yükselince ben korkudan düşüp bayıldım... bir ilaçla ayıltmışlar... sonra ötekisi heybesinden bir nalın çıkardı, yere vurdu ve nalın mendi kendine havaya yükselip, boşlukta duranın ensesine gidip vurunca adam yere indi... Sultan aklıma zarar geleceğinden korktuğu için daha büyük şeyer yaptırmadığını söyledi

Adem Peygamber´in ayak izi: Dünyanın en yüksek dağlarından birisi Seylan´da Serendip Dağı´dır, çıkınca bulutlardan aşağısını göremezsiniz... orada Hz. Adem´in ayak izi siyah ve yüksek bir kayanın içinde bulunur. Ayak kayaya gömülerek iz bırakmıştır, boyu 12 karıştır... eskiden Çinliler gelerek kayadaki ayak izinin baş ve yanındaki parmakların izini kırarak oradaki bir tapınağa koymuşlar...

Yamyamlar: Timbuktu´da müslüman olmayan zenciler insan eti yerler ama beyazların etini yemezler, onlara göre beyaz insan eti gerektiği gibi gelişmemiştir, zenci eti tam kıvamındadır... bir gün bunlardan bir grup Sultan Mensa´yı ziyaret etti, Sultan bunlara ikram olsun diye bir hizmetçi kadını verdi, kadını boğazlayıp yedikten sonra kanını ellerine ve yüzlerine sürdüler... kadın etinin en lezzetli yerleri ey ayasıyla, memesiymiş..

Kitabın sonu: İbni Cüzey der ki; "Akıl sahibi hiçbir insan İbni Batuta´nın yüzyılın gezgini olduğunu takdir edememezlikten gelemez. Onun için bu milletin gezginidir denilirse abartılmış olunmaz. Benim İbni Batuta´dan yaptığım özet burada son buldu. Bu eserin yazılışı Şubat 1536´da dır..."

Günümüzden 460 yıl önce yazılan bu eser gerçekten inanılmazdır. Ama daha inanılmazı İbni Batuta´nın o dönemin dünyasının hemen hemen üçte ikisini sağ salim gezmiş olmasıdır. Anlattıkları benzeri gezginlerin anlatılarının çoğunun üzerinde ve çok daha zengindir.

1847  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / Noel Baba Efsanesi : 11 Ocak 2007, 00:52
Noel Baba Efsanesi

O bir Aziz mi? Yoksa bir başka boyuttan gelen güç mü?

Noel Baba, yaşayan bir efsane olmasının yanısıra dünyada en çok tanınan on isimden birisi. Onun hayal kişiliğinin çevresinde oluşan öyküler, ister istemez bazı araştırmacıları harekete geçirdi ve hatta bilimsel analizler yapıldı. Bazı araştırmacılar Noel Baba´nın pedagojik açıdan bir dert olduğu görüşündeler.

Klasik görünümünde Noel Baba, yerçekimine meydan okur, göksel geyiklerin çektiği kızağı ile sonik sesler çıkararak atmosferde koşturur. Milyonlarca çocuk Noel sabahında uyandıklarında onun getireceği hediyelerin umudunu paylaşırlar. Çağdaş çizgide Noel Baba, Batman, Süpermen veya Örümcek Adam gibi bir süper-kahramandır. Göklerde uçması, Kutupda yaşaması, oyuncak fabrikası bir yana milyarlarca evi ziyaret etmesi, bacalardan içeri girip, çoraplara hediyeler doldurması veya Noel ağaçlarının altına paketler koyması süper gücünün tanımı anlamına gelir. Spy Dergisi tarafından yayınlanan bir araştırmada dünyada 18 yaşın altında, iki milyar çocuğun Noel Baba´ya inandığı belirtilmektedir.

Noel Baba, Süpermen´den hızlıdır

Noel Baba Müslüman, Hindu, Musevi ve Budist geleneklerinde yoktur yani bu dinlerin çocukları ona inanmayarak büyürler. Buna karşın ABD´de 378 milyonluk nüfusun % 15´i olan çocuk nüfusu, yaklaşık 91.8 milyon evde yaşamaktadır. Geleneksel olarak her bir evde bir tane iyi çocuk varsa (Çünkü Noel Baba iyi çocuklara hediye getirir.), Noel Baba´nın 31 saatlik Noel süresi içinde işinin ne kadar zor olduğu anlaşılır. Bu saat hesabı doğudan, batıya saat farkları çıkarılarak belirlenir. Sonuç olarak Noel Baba, saniyede 822.6 evi ziyaret eder ve bunun için ortalama 128 milyon kilometrelik bir yolculuk yapar ve saniyede 110.000 km´lik bir hızla ses hızını 3000 kez aşar. İnsanoğlunun ürettiği en hızlı araç olan Ulysses uydusunun hızı saniyede 50 km´dir. Bu arada Noel Baba´nın kızağında taşıdığı hediyeler, ortalama 320 tonun üzerindedir, bilimsel araştırma dedik ya; uzay bilimcilere göre Noel Baba´nın kızağının atmosferdeki hızı sonucunda, 14.3 quintilyon jül biriminde enerji yakmaktadır (Bir quintilyon 18 sıfırla yazılır). Böyle bir enerji tüm dünya atmosferini yakabilir veya alevlerle doldurur, ayrıca oluşacak olan sonik patlama sonucunda herkes sağır olacaktır. Bilim adamları Noel eğlencesine devam ederek, Noel Baba´nın kızağının oluşturduğu çekim alanının, dünyamızın çekim gücünden 17 milyon kez daha fazla olduğunu bile hesaplamışlar. Peki ama kim bu Noel Baba? Fantastik yaklaşımlar bir yana Noel Baba aslında gerçekten yaşamış birisi; Noel Baba ya da gerçek adıyla Aziz Nikola, Antalya yakınındaki Demre´de yaşadı.

Anadolu´lu Aziz Nikola

Aziz Nikola 3. yüzyılda Patara´da doğdu ve orada dini eğitim alıp, rahip olduktan sonra MS 345 veya 351 tarihinde bir Cuma gününde 6 Aralık´da Demre de öldüğü görüşü ilgili tarihçiler tarafından artık kabul edilmektedir. Yaşadığı dönemde iyilik severliği, çocuk sevgisi, batı-doğu ayrımına karşı düşünceleri ve denizcilerin de kurtarıcısı olmasıyla tanınıyordu. Aziz Nikola´nın 325 yılında yapılan İznik Konsül´üne Myra Başpiskoposu olarak katılıp, Ariusçular´la tartışması ve tavır alması onun daha çok tanınmasına neden olmuştu. Hıristiyanlık yüzyıllar boyunca, Tanrı, oğul ve kutsal ruh (Teslis) tartışmalarını yaşadı. Bu konuda, ilk tartışma İznik Konsül´ünde yapılmıştı ve konsülde Ariusçular´a, Aziz Nikola Tanrı, oğul ve kutsal ruhun birlikte olabileceğini idda eder ve bir tuğlayı örnek gösterir. "Ateş, toprak ve su nasıl bir tuğlada toplanmış ise, Tanrı bir ve üç özellikli olabilir" der. Bunlar azize duyulan ilginin artmasına neden olur. Ünü ölümünden sonra da devam etti.

Reklamların dayanılmaz gücü

Aziz Nikola´nın Demre´deki mezarı, MS 5.- 9. Yüzyıllar arasında Hac merkeziydi, ziyaretlerin çokluğu, İtalyan Bari´li tüccarların ilgisini çekti ve 9 Mayıs1087´de İtalyan korsanlar tarafından, mezarı talan edilerek kemikleri Bari´ye kaçırıldı. Böylece Avrupa bu olaydan sonra Aziz Nikola´yı daha yakından tanıdı. Bu arada efsaneleşen Noel Baba´nın adı öncelikle Hollanda´da, çocuklara yönelik söylentilerin de etkisiyle kuzey ülkelerine ve okyanus ötesine yayıldı. Piskoposluk harmaniyesi kürk mantoya, piskoposların sivri külahı bir kapşona dönüştü. Hollandalı çocukların evlerine gitmek için bindiği beyaz at, ren geyiklerinin çektikleri bir kızak halini aldı. Tüm ülkeler, Aziz Nikola´yı sevgiyle kendi örf ve adetleri ile bütünleştirmeye çalıştılar. Doğal olarak Aziz´in adı da ülkeden ülkeye değişti. Vatanı Türkiye´de "Noel Baba", Amerika´da "Santa Claus", Almanya´da "Hl. Nikolaus", Fransa´da "Pere Noel", Hollanda´da "Sinter Klaas", Rusya´da "Saint Andrew", İtalya´da "Nicholas", İspanya´da "Papa Noel" adlarıyla ünlendi. Daha sonraları Aziz Nikola´nın çok tanınması ve sevilmesi, reklamcıların ilgisini çekti. 1930 yılında giysisi, günümüzde tüm dünyaca bilinen tipi bir meşrubat reklamında yani Coca Cola´da kullanıldı. 16. Yüzyıl´a kadar, Avrupa´da "Nikola" adını taşıyan 60 kilise varken, 20 Yüzyıl´da bu sayı 2000´e yaklaşmıştı. Aziz Nikola´nın Demre´de başlayan yaşam öyküsü, Bari´ye kemiklerinin kaçırılması ile gelişip, reklamların da etkisiyle tüm dünyaya yayıldı. Ama en önemlisi çocukların ilgisini çekmesiydi. İşte bu yüzden Noel Baba´nın evrenselleşmesi daha kolay oldu. Çünkü çocuk sevgisi her zaman öncelik taşıyordu... Kısacası Noel Baba veya Santa Claus´un dinlerle karıştırılması, Hıristiyan kimliği nedeniyle reddedilmesi temeldeki iyilik, sevinç, çocuk sevgisi ve sevecenlik unsurlarının ön yargıyla reddedilmesinden başka birşey değildir.

O, nerede, nasıl yaşıyor?

Ortodoks kilisesi Aziz Nikola´nın mucizelerini tanıdığı için büyük saygınlık kazandırmıştı. Onun onuruna, Rusya´nın en eski kilisesi kuruldu. Roma Katolik Kilisesi, Aziz Nikola´yı çocukların ve denizcilerin azizi ilan ederek, 6 Aralık gününü ona adadı. Kuzey Almanyalı Protestanlar, ona "Weinachtsmann" adını verirken, İngilizler "Father Christmas" dediler. Efsanenin ABD´ye Hollandalı göçmenler tarafından taşındığı ve adının "Santa Claus"a dönüştüğü biliniyor. Kuzey Amerika edebiyatında ve resimlerinde Santa Claus´un beyaz sakal, kırmızı ceket ve ponponlu beyaz külahla tanımlandığı görülüyor. Daha sonralarda, Noel gecesinde sekiz geyiğin çektiği bir kızakla dolaşarak, bacalardan evlere girdiği ve şöminelerin önüne çocukların astığı çorapların içine hediyeler koyduğuna inanıldı. Çocuklar onun nereden geldiğini, nerede yaşadığını ve hediyelerini nasıl yaptığını merak ediyorlardı. Bu merağın sonunda, Santa Claus´un Kuzey Kutbu´nda yaşadığı ve oradaki atölyesinde yardımcıları olan cinlere oyuncaklarını yaptırdığı inancı doğdu. 1925´de basın yeni bir söylence geliştirdi; Santa Claus Kuzey Kutbu´nda değil, Finlandiya´da Lapland´da "Markus Amca" adıyla yaşıyordu. 1927 yılında bir Fin radyosunda "Çocukların Saati" programında Santa´nın Lapland´daki Korvatunturi´de bulunan "Kulak Dağı"nda yaşadığı anlatıldı. Bu dağ, Finlandiya´nın doğu sınırındaydı ve şekli bir kulağa benziyordu çünkü Santa bu şekilde tüm dünya çocuklarının sesini duyabiliyordu. Yanında bir grup elf yani elemental doğa cini çalışıyordu. Tüm efsanenin kökeninde İskandinav Mitolojisi´nin etkileri açıkça görülüyordu. Santa Claus yani Noel Baba zamansız ve ölümsüz olduğu için, çocuklara hediye dağıtma işini insanlık varoldukça sürdürecek. 1985´de Napapiiri adlı Fin kentinde bir Santa Claus Bürosu kuruldu, Santa burada dünyanın her yerinden gelen çocuklarla konuşuyor ve onların isteklerini dinliyor. Ayrıca burada bulunan Santa Claus köyünün postanesi onun posta merkezidir ve her yılbaşı öncesinde buraya milyonlarca çocuğun mektupları gelir.

Yeni Çağcılar´a göre Santa Claus enerjisi

Noel Ruhçuluğu kuantum kuramıyla yakından ilgilidir. Noel fenomeni bir enerji bütünlüğüdür veya Santalar bütünlüğü; standard enerjinin uzay-zaman ortamına dönüşmesi şeklinde düşünülebilir. Bu şekilde onun uçan geyiklerinin olanaksız hızı anlaşılabilir; böylece bir gecede dünyayı dolaşmaktadır. Santalar, genelde ruhsal oluşumlardır; onlara Elf denir. Elfler, tüm canlıların civarında yaşayan iyi huylu ve yardımcı canlılardırlar. Santalar, genelde neşeli, coşkulu ve mutludurlar. Biraraya gelen Elf kitleleri büyük bir enerji oluşturarak, bu enerjiyi dönüştürebilirler, Elf´lerin konsantrasyonu sonucunda dev bir Santa yani Noel Baba enerji alanı oluşur. İşte efsanelerimizin kökeni budur; soğuk ve kısa kış günlerinde küçük çocukların büyülenmişcesine beklemeleri Elfler´in etkileri nedeniyledir. Tabii ki, bu kuram Batı´nın kültürel efsaneleriyle sınırlı değildir. Benzer sayısız efsane vardır ve gezegensel etkiler içerir. Santa Claus öyküsü bir peri masalı değildir ve kuantumla açıklanabilecek bir olaydır. En iyi kanıt, Noel ve Yılbaşı´nda Elfler´in oluşturduğu barış ve huzur ortamıdır zira Efler barışçı, sevecen ve yardımseverdirler. Noel´in ve Santa Claus´un en önemli ve yararlı yanı, bir hafta boyunca çok güçlü bir şekilde oluşan, sevgi, ilgi ve barış ortamıdır...

1848  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / Cyrano de Bergerac ay´ gitmiş miydi : 11 Ocak 2007, 00:51
Cyrano de Bergerac ay´ gitmiş miydi

Cyrano de Bergerac´tı müteveffanın adı;

Herşey olayım derken hiçbirşey olamadı;

Bilim kurgu eski bir yazın türüdür ama en önemlisi her geçen gün daha fazla keşfedilmesidir. Geçmişte unutulmuş veya başka bir kimliğe bürünmüş çok çarpıcı yazarlar bulunmaktadır ve bunların belki de en önemlisi saçma bir tiyatro oyununa kurban edilen ve aslında gerçekten yaşamış bir insan olan Cyrano de Bergerac Savinien´di. Bir silahşör olan Savinien´in yazdığı kitaplar, bilim kurgunun mitolojik babası Jules Verne´nin çok ötelerindedir. Cyrano, satürn ve Apollo roketlerini, radyo ve teybi hatta elektrik ampulünü öngörmüş ya da henüz yaşanmamış geleceğe yolculuk yapmıştı

Bülent Kısa


Ünlü Yazar Jules Verne´i dünyada tanımayan, Türkiye´de ise kırk yaş ve üzerinde olup da tanımayan yoktur. İki sebepten dolayı Verne´in eserleri yurdumuzda genç nesil tarafından pek bilinmez. Bu sebeplerden birincisi okumuş bir millet istemeyen devlet politikamız yüzünden kağıt ve kağıt ürünlerinin son derece pahalı hale gelmesi ve kitap satın almak büyük bir kesimin alım gücünün üstünde olduğu için yayınevlerinin Jules Verne´in kitaplarını basmaya cesaret edememeleridir. İkinci sebep ise özellikle 1970 sonrası Türk halkının okumaktan ziyade resimlere bakmak alışkanlığını kazanmasıdır. Tabii bu resimler bir Televizyon ekranında da olabilir, cicili bicili dergilerde de. Kısaca yayınevleri bazı kitapları basmamaktadırlar. Fransız romancı Jules Verne Bilim Kurgu edebiyatının babalarından biri sayılır. 8 Şubat 1828´de doğup, 24 Mart 1905´te ölen Verne, zamanının bilimsel seviyesinin üzerinde şeyler yazmıştır. Kitapları arasında en dikkati çekenler "Ay´a Yolculuk" ve "Deniz Altında 20.000 Fersah" gibi eserlerdir. Bunların ilkinde dev bir topla aya atılan bir mermi ve merminin içindeki insanlardan bahsederken, diğerinde bir nükleer denizaltıyı anlatır. Verne´in bu kitaplarında anlattıkları o kadar dikkat çekmiştir ki yapılan ilk nükleer denizaltıya da onun kitabındaki geminin ismi verilmiştir "Nautilus". Bu denizaltı aynı zamanda Kuzey kutbunun altından geçen (3 Ağustos 1958´de, Kaptan William Anderson´du) ilk gemidir.

Gerçek Cyrano´nun kimliği

Jules Verne´in çok tanınmasına ve ileri görüşlülüğü dillerden düşmemesine karşılık ondan çok daha ötede olan fakat ne hikmetse unutulan bir yazar daha var; Cyrano de Bergerac, Savinien. Cyrano sadece unutulmakla kalmamış, bıraktıkları yeterince değerlendirilmeyerek haksızlık da yapılmıştır. Yurdumuzda Cyrano bazı sinema, tiyatro ve edebiyat meraklıları tarafından Fransız edebiyatçı Edmond Rostand´ın oyunu ile tanınır. Ayrıca Cyrano filmlerini biliriz, bunların sonuncusunda günümüzün ünlü Fransız aktörü Gerard Depardieu, Cyrano´yu oynamıştı. Sinemadaki Cyrano´lar Edmond Rostand´ın oyunu üzerine kurulmuşlardı. Genelde tümünde kulanılan sinema tekniği ve bazı kurgusal detay farkları dışında birbirinin aynıydı. Ve en kötüsü tümü gerçek Cyrano´dan oldukça uzaktılar. Rostand´ın oyununda Cyrano, usta bir silahşör, son derece romantik bir aşık, bir ozan ve uzun burnundan dolayı aşağılık kompleksleri içinde kıvranan bir adamdı. Gerçek Cyrano´yu ele almadan önce Rostand´ın eserini özet olarak görelim.

Önce düellocu sonra bilim kurgu yazarı

Cyrano uzun burnundan dolayı kompleks duyan, yanında burundan bahseden, hapşıran veya mendil çıkartan herkesi düelloya davet edip, yaralayan veya öldüren bir silahşördür. Burnundan dolayı, sevdiği kız olan Roxanne´a aşkını söyleyemez ve başka bir erkeğin onu elde etmesi için kendi şiirleri ile yardımcı olur. Buradaki tipleme sadece gururu için yaşamaya çalışan, komplekslerini bir türlü yatıştıramadığı için sevgilisine ölene kadar açılamayan, aptal aşık, serseri silahşör ve ozan tiplemesidir. Buna karşın gerçek Cyrano ise. 6 Mart 1619´da Paris´te doğdu. 7 yaşına geldiği zaman eğitim için bir köy rahibine verildi. Cyrano rahibin bütün derslerinden nefret ettiği için hiç bir şey öırenemdi. Bunun üzerine babası onu Paris´te bir koleje gönderdi. Cyrano Paris´te 1637 yılına kadar başıboş bir serseri hayatı yaşadı. Durumu dostlarına korku veriyordu. Sonunda bir dostu onu kendisi ile birlikte Casteljaloux´a gitmeye razı etti. O dönemlerde insanların kendilerini saydırtmak ve ün sağlamak için başvurdukları en kesin yol düelloydu. Cyrano da korkulan usta bir düellocu olmuş ve döneminin cesaret sembolü halini almıştı. Sonunda bir gün boğazından tehlikeli şekilde yaralandı. İyileştikten sonra kılıcını bırakıp, Paris´e döndü. Silahşör hayatı sona erdiğinde henüz 21 yaşındaydı. Cyrano Paris´e dönüşünden sonra silaha sarıldığı hırsla kendisini okumaya verdi. Döneminin en tanınmış yazar ve bilim adamları ile dostluklar kurdu. O dönemlerde çok faal olan Gül Haç Okült Order´ına (Orta Çağ´da kurulan ve günümüzde hala faaliyetini sürdüren Rosecroix adlı gizem örgütü) katıldı. Bu örgütün, üzerindeki derin etkileri eserlerinin çoğunda belli olmaktadır. Cyrano´nun eserleri arasında, "Büyücüler için", "Büyücülere karşı", "Agrippina´nın ölümü", "Fizikten bir bölüm", "Mektuplar", "Ay´a Yolculuk", "Güneş İmparatorluğu ve Devletlerinin Tarihi", "Kuşların Tarihi" adlı kitaplar sayılabilir. 1655 yılında bir çatıdan başına düşen bir direk Cyrano´nun ölümüne sebep oldu. Bunun bir kaza mı yoksa cinayetmi olduğu anlaşılamadı. Öldüğü zaman henüz 36 yaşındaydı.

Termodinamiğin yasalarını nereden biliyordu?

Hemen hemen hiç bir yazar Cyrano kadar şaşırtıcı olamaz. Jules Verne´den 200 yıl önce doğan Cyrano uzay yolculuğu ve diğer bir çok şeye Jules Verne´den çok daha gerçekçi yaklaşmıştı. En tipik eserleri olan "Ay´a Yolculuk" ve "Güneş´e Yolculuk"a yazar çok eğlenceli bölümlerle dolu oldukları için "Komik kitaplar" adını vermişti. Gerçekten de o dönemde Ay´a veya Güneş´e yolculuk gibi şeylerden bahsetmek son derece gülünç şeylerdi. Bu komik hikayeler günümüzün bakış açısıyla incelendikleri zamansa modern bilimin bir çok buluşunu ve Evren hakkında ancak günümüzde düşünülen bazı şeyleri anlattıkları görülür. Mesela Cyrano´dan 200 yıl sonra yetişen ünlü fizikçi Carnot´nun kurduğu, Termodinamiğin temel prensiplerinin benzerleri Cyrano´nun "Güneş´e Yolculuk" isimli kitabında vardır. Cyrano bu kitabında, hayatın sıcakla soğuğun çatışması sonucunda meydana geldiğini, Bu çatışmada soğuğun daha üstün olduğunu ve gereken enerjinin ısı farklılığından doğduğunu belirtir. Kitabının bir yerinde eskilerin, "Ateşli Lambalar" dedikleri lambalardan bahseder. Sıcak ve soğuk farkından doğan bu lambalar, ünlü kişilerin mezarlarına asılırlardı. Cyrano şöyle devam eder "Yeni çağ insanları yaptıkları kazılarda bu lambalara rastladılar fakat bilgisizlikleri yüzünden saydam zarlar ardında parlayan ateşi bulmak için bu lambaları parçaladılar." Bu satırların anlamı oldukça açıktır. Bazı mezarlarda, hiç bir yakacak kullanılmadan, daima yanan lambalar bulunmaktadır ve saydam tabakalar ardından ışık verirler, tabakalar kırılınca da lamba söner. Cyrano bu lambalara ışık veren gücün, yıldırımı oluşturan güçle aynı olduğunu da belirtir ve "Eskiler bu lambaları işletmesini biliyorlardı" der.

Cyrano, ses kaydeden makineyi anlatıyor

Cyrano´ya göre, dünyaya bağlı kalmaktan kurtulmak, yani uzaya gidebilmek için roketler gerekir. Üç katlı roketlerden bahseder. Kat kelimesini aynen kullanmıştır. Bu katların herbirinin içinde kendi yakıtı vardır. Üç katın da yakıtı yanıp, bitince taşıyıcı parçalar ayrılıp yere düşerler. İçinde uzay adamlarının bulunduğu kısım ise, uzayda uçuşuna devam eder. Cyrano, Dünya ve Ay arasındaki, çekimin sıfır olduğu noktaya gelinince, yer çekiminin yön değiştirdiğini de belirtir. Bütün bunlar da o dönem için son derece komik şeylerdi. Cyrano´nun en şaşırtıcı anlatılarından birisi de Ay´ gittiği zaman gördüğü şeylerdir. Bir Ay yaratığı tarafından kendisine bir hediye verilir. Bu hediye iki tane kitaptır. Cyrano hediyesini özet olarak şöyle anlatır; "Bu hediyeler kitaptı fakat gerçek bir kitaba benzemiyorlardı. Ne sayfaları vardı ne de yazısı. Kitapların birisi bir kutu içindeydi, diğeri ikiye ayrılıp, ezilmiş kocaman bir inci biçimindeydi. Kutuyu açınca içinde bizim saatlerimize benzeyen, madenden yapılmış olan bazı yaylar ve ince makinelere rastladım. Bu kitap yazısız olduğundan, okumak için göze değil kulağa ihtiyaç vardı. Bir takım ince ipliklerle birbirine bağlanmış olan bu makineyi dinlemek isteyen kişi , insan sesleri ya da müzik aletlerinden çıkan çeşitli sesler duyuyordu."

Kehanet mi, zaman yolculuğu mu yoksa yine uzaylılar mı?

Cyrano de Bergerac´ın dönemine göre komik fantaziler sayılan bu anlatıları bize göre çok farklı ama gerçek olan şeyler. Şimdi gene Jules Verne ile Cyrano´yu karşılaştıralım. Verne, Ay´a yolculuk için romanında, dev bir top yaptırtıp, bunu toprağa dikine gömdürür. İçine yüzlerce fıçı barut doldurulur. Mermi çekirdeğinin içi oyuktur ve burada insanlar vardır. Top Ay´ karşı ateşlenir ve uzay yolculuğuna çıkılır. Cyrano ise günümüzün roketlerini aynen anlatır. Yani herbiri kendi yakıtını taşıyan üç katlı roketleri. Jules Verne hayali geniş bir romancıyken Cyrano tıpkı gördüklerini yazan bir yolcu gibidir. Cyrano´nun bilgileri hayali olarak uydurmayıp bir yerlerden aldığı tek kesin şeydir. Acaba bilgi nereden geliyor? İlk akla gelen şey Cyrano´nun uzaylılar tarafından, bir uzay yolculuıuna çıkartıldığıdır. Fakat anlattıkları günümüz teknolojisinden çok ileri şeyler değildir. Halbuki dünyaya kadar gelip, Cyrano´yu geziye çıkartan uzaylıların teknolojileri günümüz dünyasından dahi ileri olmak zorundadır. Belki de öyledir fakat Cyrano bir çok şey kendi bilgi seviyesinin dışında kaldığı için anlayamamış ve anlatamamıştır. İkinci akla gelen Cyrano´nun geleceği gören bir medyum olmasıdır ki, bu daha akla yakın gelmektedir. Bundan sonra düşünülecek şeyler ise Gül Haç Örgütü´nden bazı kişilerin bunları Cyrano´ya anlatmış olmaları ve Cyrano´nun da bunları mizah kitabı haline getirmesidir.Kendisine bilgi verenler ise gerçek uzay yolcuları, geleceği gören medyumlar veya bu gibi kişilerin anlatılarını nakleden kişiler olabilirler. Bunların hangisinin doğru olduıunu ancak Cyrano´nun kendisi bilmekteydi. Bizim anlayabileceğimiz tek gerçek ise XVII. Yüzyılda birisinin nasıl olduysa uzay yolculuğundan, Satürn roketlerinden, radyo ve teyp cihazlarından, elektirik ampüllerinden ve termodinamik kanunlarından bahsettiğidir. Siz ne dersiniz? Cyrano de Bergerac, Savinien bir uzay gezgini mi yoksa bir medyum muydu?

1849  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / Keops´un kapısı açıldı mı? : 11 Ocak 2007, 00:51
Keops´un kapısı açıldı mı?

Daniken haklı mı çıkacak?

Mısır´dan gelen son haberler Daniken´in bazı buluntuların hidendığı yolundaki iddiarını destekliyor gibi... Gerçekten de ortada birşeyler dönüyor ama henüz nedeni ve niçini anlaşılmış değil...

Erich von Daniken, son açıklamasında dünyadışı astronotların genetik mutasyon yoluyla insan zekasına yarattıklarını ve kanıtların piramitlerde bulunduğunu söyledi. Dünyada 28 dilde, 55 milyon kitap satan Daniken ayrıca dar kafalı bilimciler yüzünden toplumun bu muhteşem olayın farkına tam olarak varamadığını da ekliyor. Gerçekten de, son olarak BBC, Daniken´e karşı bir belgesel yayınlayarak ciddi bir kuşku yaratarak, yazarın popülaritesini zedeledi. Fakat Daniken, pes etmiş değil ve İngiliz gazeteci Sarah Moran´la yaptığı röpörtajda daha kesin ve daha cesur açıklamalarda bulundu. Örneğin, Büyük Piramit´in içinde ve çevresinde yeni buluşların yapıldığını, kimsenin bunları yadsıyamayacağını, eninde sonunda dış kaynaklı zekaların yapay mutasyon yöntemiyle insanı yarattığının ve yine geleceklerinin kabul edileceğini söylüyor. Daniken´in de yakın arkadaşı olan mühendis

Rudolph Gantenbrink´in 1993 Ağustos´unda Büyük Piramit´te gerçekleştirdiği buluştan geçen sayılarımızda söz etmiştik. Mühendis, 37 cm uzunluğundaki bir robot kullanarak bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu. Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Sonrası malum, araştırma durduruldu, tartışmalar sürüyor vs...

Bir video bant gerçekten var mı?

Daniken, bu olayın insanlık tarihinin en önemli olayı olduğunu söylüyor ve diyor ki; "Kapı açılmıştır; Mısırlı araştırmacılar kapıyı açtıklarında iki metrelik bir koridorla karşılaştılar, bu 20X20 boyutunda bir koridordu. Sonra bir duvar vardı ve geçmek için bu duvarı yıktılar ve işte orada Tufan öncesinden kalma yazıtlar buldular. Bu yazıtlar beni destekliyor, dünyadışı canlılar buradaydılar. Orada dünyadışı canlıların genetik çalışmalarından bahsediliyor. Ama bunu örtbas etmek istiyorlar oysa ben Gantenbrink´in video çekimlerini izledim. Evet, Mısırlılar piramitler inşa ettiler, Sakkara´daki gibi. Ama bu ilkel düzeyden 80 yıl sonra Büyük Piramit ve Sfenks gibi oloğanüstü yapıtları onlar değil, dünyadışı canlılar yaptılar." Daniken´e göre, bir diğer aleni kanıt Mısır sanatında görülebilir; yani resimlerdeki deforme olmuş kafataslarından söz ediyor ve bunlar mutasyonun gösterisidir, diyor. Sonra ekliyor; "Atalarımızın genetik yapısıyla ilgilendiler, DNA kodlarımızın içine bizi zeki ve meraklı yapan genler eklediler ama bu ziyaret ne zaman yapıldı? Bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz tarih boyunca bizi en azından üç kez ziyaret ettiler. Eski yazıtlarda onların teknolojisi görülüyor. Yazıtlarda, milyonlarca yıl evvel dünyada bulunan dev kentlerden ve buralardan gelen metalik uçan araçlardan söz ediliyor ayrıca araçların renkleri, boyutları ve şekilleri detaylı olarak anlatılıyor. Biz inanmaya kodlandık ve bu şimdi su yüzüne çıkıyor. Bana göre dünyadışı canlıların arzusu insan ırkının üstün bir zekaya ulaşması ve galaktik yolculuğu başararak ´Büyük Kozmik Aile´ ye katılmamızdır. Her büyük inanç, mit veya din, daima birilerini bekler, atalarımız da daima göklerden birilerinin gelmesini beklediler ve onlar yine gelecekler. Bizler inter-galaktik eğitim programına daha uygun bir ırk olmak için geliştirildik." Daniken´in yaklaşımları, tabii ki kanıt gerektiriyor ve biz de haklı olarak bu kanıtları bekleyeceğiz. Şimdi piramitlerden ve Mısır´dan gelen son haberlere göz atalım;

Mısır´da olanlar;

* Hierogliflerde 4000 yıl öncesinde, açlığın ve ebedi gençliğin çaresinin bilindiğinden, Atlantis uygarlığının nasıl yokolduğundan, Pasifik´in kuzeybatısında içinden altın lavların fışkırdığı volkanik bir patlamanın olduğundan ve Sfenks´in altında gizli bir geçidin bulunduğundan söz ediliyor. Bu iddianın ardında bu kez Daniken yok, iki Fransız arkeoloğu var; Dr. François Thibault ve Etienne Sheuyler; İki uzmana göre, Kızıl Deniz´de oluşan dev bir deprem Sfenks´de yıkıntılara neden olmuş ve giriş koridorları yıkılıp, kaybolmuş, bu girişten söz eden hieroglif metinlerin çözümü sürüyor gerek Thiabault gerekse de Sheuyler 28 Ocak 1997´de yaptıkları açıklamada en kısa zamanda sonuca ulaşacaklarını söylediler.

* Mısırlılar Yunanlar´a ilk kez izin vererek, Büyük İskender´in mezarının araştırılmasını başlattılar. 1995´de arkeolog Liana Souvaltzi mezarı bulduğunu iddia etmişti ama iddiası resmen reddedildi sonra da izin başkalarına verildi. Anlaşılan sorun kadın arkeoloğun kendisindeydi.

* Akabe Körfezi´ni sarsan 7.2 şiddetindeki deprem, Giza Piramitleri´nin yani üç büyük piramitin iç tavanlarında çatlaklara neden oldu. Sarsıntı, 6 m. uzunluğunda, 1.20 m. genişliğinde yarıklar açtı ve Keops Piramiti´ndeki firavun odasının tüm sıvaları döküldü. Ama neyse ki yapıların ana taşlarında bir yıkım oluşmadı. Kefren Piramiti, 10 ekim´den beri kapalı çünkü yoğun turist akımı sırasında gerçekleşebilecek bir çöküntüden korkuluyor. Sfenks´de ve diğer piramitlerde bir hasara raslanmadı, en büyük yıkım Serapeum yeraltı mezarında oluştu ve Ptoleme dönemine ait 24 mumya zarar gördü. Serapaum, Giza Piramitleri´ne sadece 10 mil uzaklıktadır.

* Arkeologlar büyük bir olasılıkla dünyanın en eski kaldırım taşından yapılmış kanalını, Giza Piramitleri´nin hemen 300 m. yakınında buldular. Antik tüneller Tapınaklar Vadisi´nin altında bulunuyorlar ama araştırmacılar kazıya nereden başlayacaklarını henüz belirleyemediyer. Vadi´nin hemen önünde yapılan kazılarda, zeminde küçük bir sıra delik bulundu, bunların dinsel ayinlerde kullanıldığı sanılıyor. Giza Platosu´nda yeraltı galerilerinin varlığı uzun zamandır tartışılıyor. Belki de bu eski antik tüneller 4500 yıllık Sfenks´le ilgili olabilirler. Arkeologlar, tünellerin çok eski bir limana bağlı olduğunu ve belki de piramitlerin yapımında ulaşım yolu olarak kullanılmış olabileceğini de düşünüyorlar. Kefren Piramiti´nin Tapınaklar Vadisi´ne bağlı olduğu daha önce de bulunmuştu ve su kanallarının banyo yapmak amacıyla Firavun Kefren tarafından MÖ 2.500´lerde yapıldığı belirlenmişti. Bu arada, yine Kefren tarafından yapılan bir tiyatro ve tapınak kalıntısı, yine Giza Platosu yakınında bulundu.

* Efsanevi kent İskenderiye´nin Akdeniz´in dibinde yaklaşık bir hektarlık bir alanda bulunduğu belirlendi. Batık kentte, sfenkslerin, dev anıtların, sarayların, firavun heykellerinin ve dev bir fenerin kalıntılarının bulunduğu belirtiliyor. Kent, MÖ 280´de dev bir deprem sonucunda batmıştı. 4. Yüzyıl´a kadar kentinin bazı bölümleri hala su üzerindeydi. Fransız deniz arkeologları kazıları başlattıktan sonra su balonları kullanarak bazı parçaları su yüzeyine çıkarmayı düşünüyorlar. İlk olarak dev bir firavun heykelinin gövdesinin bir parçası bu yöntemle su yüzüne çıkarıldı.

1850  ..::Telefonlar , Güvenlik , Google , Resimler , Uydu , Okul , Eğitim , Vcd , Dvd::.. / Diğerleri / Tanrıların arabaları aramızda : 11 Ocak 2007, 00:50
Tanrıların arabaları aramızda

Daniken´le beraberdik
Tanrıların Arabaları

Erich von Daniken değişmiş, bir farklılık var bu kez. Geçen yılda beraberdik ama artık geleneksel kitaplarında olduğu gibi de değildi. Sanki "Tanrıların Arabaları" yeryüzüne inmişti. Geçmişte "bakın bu böyle olabilir, neden böyle düşünmüyorsunuz, bir de bu açıdan bakabilir misiniz?" diyen Daniken, bu kez topluma, düzene, ekonomik anlayışa, politikacılara veryansın ediyordu. Neydi bu? Bir bilgelik düzeyi mi? Yoksa olgunlaşma süreci mi? Ama ne yazık ki, bu yeni çizgisini Türkiye´de anlatamadı. Ne basın toplantısında sorulması gerekenler soruldu, ne konferansda değişimin üzerinde duruldu, ne de tv programında bu yöne gidilebildi. Daniken özellikle son kitabının konusu olan Nazca´nın üzerinde durdu, uzun uzun açıklamalar yaptı, yeni buluşlarını gösterdi. Büyük Piramit´teki gizli kapı olayını sık sık vurguladı. Ve bu arada da İsviçre´de kuruluş çalışmalarını sürdürdüğü "Mysteries of the World/Dünyanın Gizemleri" parkını anlattı. Okurlarımıza öncelikle hiçbir yerde yayınlanmayan Daniken´ın basın toplantısındaki konuşmalarından alıntılar sunmak istiyorum. Daha doğrusu sorulara verdiği cevapları okuyacaksınız.

Nazca gizemi hakkında ne diyorsunuz?

"Nazca hakkında anlattıklarım şimdiye kadar yayınlanan kitaplarda anlatılmıştı, kitaplarımı okuyan herkes bunları bilir. Birkaç sene evvel tekrar Nazca´ya gittim. Uçağımın pilotuna dedim ki; "Kafi derecede vaktim var, her sabah saat altıda buradayım, senden istediğim beni dağlara götürmen, gözümden hiçbir dağ yamacı kaçmasın güneydeki, kuzeydeki, doğudaki ve batıdaki bütün dağ yamaçlarını görmek istiyorum." Bu şekilde Nazca´dan 12 dakikalık bir uçuş mesafesine uçarak ilginç bir keşif yaptım. İlk önce gördüğüm şeyin bir sahtekarlık sonucu olduğunu düşündüm. Ama biliyordum ki, Nazca o kadar sıcak ve o kadar yağmursuz bir yer ki birisi bu platonun üzerinde yürüse ve izler bıraksa seneler sonra bu izleri görebilirsiniz. Buna rağmen burada ne bir araba izi ne de bir ayak izi vardır. Geri döndükten sonra o civarda çalışan 14 pilotu bir öğle yemeğinde topladım ve onlara sordum. "Bu çizgileri, bu biçimleri, şekilleri kim yaptı?" Onlar bana garip bir şekilde bakarak. "Erich, bu çizgiler eskiden beri hep buradaydı, kimse onları yeni olarak yapmadı." Bu arada Nazca tarihini 4 ayrı lisandaki kitapları okuyarak inceledim. Hiçbir kitapta bu çizgiler, bu şekilller hakkında bilgi yoktu. Yine pilotlara sordum, "Öyleyse şimdiye kadar niye kimse bunları incelemedi, yazmadı?" Pilotlar, "Biz Nazca´dan 12 uçuş dakikası uzaktayız ve orada oturmuyoruz. Oranın adı Palpa dağları´dır. Orasıyla bizim hiç bir alakamız yok. Biz sadece uçarak gidiyor ve geri dönüyoruz." Ertesi gün tekrar oraya gittim. Ama ikinci uçuşumda gördüm ki ilk gün gördüğüm şekil, çok daha büyük bir şeklin sadece küçük bir parçasıdır. Tüm şeklin ölçüsü takriben 900 metredir. Bunun ne olduğunu hala bilmiyorum, fakat nasıl olduğunu gayet iyi anlıyorum. Bu şekiller sadece yukardan, havadan bir mana ifade ediyorlar."

Bazılarına göre, Nazca şekilleri yağmur duasına çıkan eski kabileler tarafından çizilmiştir; ne dersiniz?

"Siz arazide yürüyor olsanız, belki sadece bir çizgi parçası, bir nokta veya ona benzer bir birşey göreceksiniz ve önem vermeyeceksiniz. Fakat yukardan uçarsanız bütün şekli, bütün çizimi görüyorsunuz ve bunun bir manası olabileceğini düşünüyorsunuz. Şimdi şu soruyla karşı karşıyayız. "Belki asırlar belki binlerce yıl önce, kim oraya böyle muazzam bir çizimi yaptı? Ayrıca bir dağ yamacında farklı bir şekille karşılaştım. Bu acaba ne olabilir? Bu bir çeşit işareti, bir çeşit yazıyı, bir formülü hatırlatıyor. Bu anlattıklarım yeni kitabımın parçalarıdır. Ve resimler de bu kitabın içindedir. Ümidim şu ki Türkiye´den zeki ve becerikli bir matematikçi, bir profesör veya bir talebe ya da bir teknisyen bunları incelesin ve bana ne olduğunu veya ne olabileceğini bildirsin. Resimde gördüğünüz gibi dağın içine uçakların iniş pistine benzeyen bir pist yapılmış. Yani bunu yapmak için oradaki dağ tepesini önce tamamiyle yıkmak gerekiyor. Büyük bir uçak pisti kompleksiyle karşı karşıyayız. Bu herşey olabilir. Bir yazı, bir işaret, bir bilgi, bir mektup olabilir. Fakat bunun ne olduğunu, ne manaya geldiğini bilmiyorum. Birisinin bunları bulması, çıkarması lazım. Bu şekillerin yağmur duasına çıkan insanlar tarafından yapılmış olduğu fikri gülünçtür. Birkaç İngiliz bilim adamı birkaç sene evvel bunun gülünç bir iddia olduğunu kanıtladı. Ben de böyle birşeyin olaımayacağını yazdım. Yavaş yavaş daha değişik yönlerde düşünmeye alışmamızı öneriyorum. Nazca hakkında birçok sıradan tez üretildi. Ben bunların hepsinin alehindeyim. Arkeolojik olarak hakiki bir inceleme ile bunun ne olduğunu çıkarmak yönünde çalışmalar yapılmasını istiyor ve teklif ediyorum. Acaba dışarıdan gelen yabancı dostlarımızın dünyaya niye geldikleri hakkında fikriniz var mı? Bu konu üzerinde senelerdir çalıştık, düşündük ve cevap olarak 18 olasılık ortaya çıkardık. Şunu tahmin ediyorum ki bu kozmik bir evülasyon yani bir gelişme aktivitesi olabilir. Her fiziksel yaratık ki buna biz insanlar da dahiliz. Biz mesela benzer bir olayı kıtalar arası göçler döneminde yaptık. Dış uzaydaki yerlere gitme imkanına sahip olduğumuzda gayet tabii ki kendi imkanlarımızı oralara götüreceğiz ve kendimizi orada geliştirmek için her işlemi yapmaya çalışacağız. İnanıyorum ki aynı sebepten dolayı dışarıdan dünyamıza gelmiş olanların amacı da bu. Yeni kitabımda Nazca hakkında şimdiye kadar yapılmış olan bütün teorileri ele aldım, inceledim ve bugüne kadar ortaya atılan teorilerin, niçin olamayacağını da sonuç olarak yazdım. Bizim bugünkü bilimimiz, bilim dünyamız malesef bilimde hiçbir şeyin bilimdışı olamayacağını söylüyor. Halbuki dünyamız bilinmeyenlerle henüz çözülmemiş olan sorularla dolu."

Türkiye hakkında ne düşünüyorsunuz?

"Türkiye geniş ve büyük bir tarihe sahip bir memleket. Türkiye´de de arkeolojik yönden birçok açık kalmış olan soru vardır. Şimdiye kadar Türkiye´ye bir çok defa geldiğim ve kim olduğumu söylemeden dolaştım, arkeolojik yerleri gezdim. Türkiye´nin üzerinde daha fazla durmalı ve araştırmalısınız."

Nasıl çalışıyorsunuz, çok kazanıyor musunuz?

"Gezilerim için dışardan mali yardım almıyorum. Gayet iyi organize edilmiş bir bürom var. Burada benimle çalışan yardımcılarım var. Şimdiye kadar hiçbir sponsordan yani finansal destekleyiciden veya herhangi bir devletten para almadım. Finans kaynaklarım kitaplarım ve verdiğim konferansların geliridir. Kitaplarım 28 dilde ve 56 milyon defa basılmıştır. Bunu duyunca insan tabii düşünebilir ki bu adam bir hayli zengindir. Halbuki hiç öyle değil. Biz normal hayatta hep yazarların parasızlıktan şikayet ettiğini görüyoruz, duyuyoruz. Bu kadar uğraşmama karşılık senede 300-400 bin mark kazanıyorum. Hiç de fazla büyük bir miktar değil. Gelen bu bütün paralar tabii aynı sene içerisinde tekrar dışarıya gidiyor ve sene sonunda da herkes gibi vergilerimi ödemekte bir hayli sıkıntılı günler geçiriyorum. Uluslararası bir kuruluş var, adı Antik Astronotlar Derneği, sadece Almanca konuşan memleketlerde bu derneğin 9000 üyesi vardır. Her iki senede bir Dünya Kongresi belirli ülkelerde yapılır. Dernekte çeşitli memleketlerden ve fakültelerden birçok bilim adamları bulunuyor. Onlarla çeşitli şekillerde sürekli temas halindeyim ayrıca bu konularda çalışan ve kitap yazan diğer yazarlarla temas halindeyim ve bunların hepsini gayet iyi tanıyorum. İşte bu şekilde çalışıyorum."

Geleceğe yönelik projeleriniz neler?

"Ben 23 sene kitap yazdım ve biliyorum ki üzerinde yaşadığımız dünyada birçok soru işaretleri, birçok çözümü bulunamamış sorular vardır. Pek az kişi bir çöle gitme veya uçakla Atlantik Okyanusu´nu dolaşma imkanına sahiptir. Bu günümüzde geçmişe göre daha pahalı bir iş. Onun için ben Dünyamızın bütün bu bilinmeyenlerini bir tek noktada toplamaya çalıştım. Bu yerde benim yaşadığım İsviçre´de yaşadığım yerdir. Bir buçuk seneden beri bu çalışma devam etmekte. Politik şahsiyetlerle ve finansmancılarla konuştum, 2002 yılında Interlagen´da bir çeşit gizem parkını açacağız. Bu parkta dünyamızın çözülmemiş gizemlerini herkes görebilecek ve yaşayabilecek. Bu bir müze olmayacak, bir müze ziyaretinde biz geçmişten kalma parçalar önünde, birinden öbürüne giderek zor bir ziyaret yaparız. Burada ise daha değişik bir şey olacak. Üç boyutlu olarak bütün gizemler görülecek, yaşanacak ve çözümler aranacak veya belki de bulunmuş olacak. Ama bu parkta cevaplar verilmiş olmayacak. Mesela Nazca üzerindeki bütün kuramlar üç boyutlu olarak incelenmiş olacak ve ziyaretçilere aksettirilecek. Öyle ki ziyaretçi çıkış kapısından çıkarken kafası çeşitli fikirlerle ve iddialarla dolu olacak ve hepsinin içinde de bir soru işareti olacak. Bu benim gelecekteki projelerimden birisi. Diğeri ise film çekmek. Son yıllarda üç film yaptık. Bilhassa Amerika ve Almanya´da. Bu üç filimden ikisi hem ABD´de hem de Avrupa´da gösterildi ve büyük başarı kazandı. 1998´de tekrar üç film çevireceğiz. Bu filmleri gayet tabii belirli bir zaman sonra Türkiye´de de görebileceğiz. Amerika´da Discovery Channel´da da gösteriliyor ve bu kanalın Türkiye´de de yayınlanması için iyi bir başlangıç. Allah bana birkaç sene daha yaşama imkanı verirse, önümüzdeki senelerde benden daha birçok şeyler duyacaksınız ve göreceksiniz..."

Bilim kurgu yazıyor musunuz?

"Ben bilim kurgu filmleri için senaryo hazırlamıyorum ve hazırlamam çünkü öyle bir insan değilim. Ben aslında bilim kurgu filmlerini çok seviyorum ama o kadar. Benim fikirlerim de bilim kurgu gibi düşünülebilir arada bir şaka olarak küçük bilim kurgu hikayecikleri yazdım. Bu kitabımda da küçük bir bilim kurgu hikayesi var."

Bütün bunlar nasıl başladı?

"Ben Katolik olarak yetiştirildim ve altı sene boyunca İncil´den çeviriler yapmamız isteniyordu. Latince´den Yunanca´ya, Yunancadan Almancaya. Bu dönemde, dinimle ilgili şüphelerim gittikçe arttı. Okulu bitirdikten sonra restorancılık işine yöneldim. Bu bir aile mesleğiydi. Restorancılık yaptığım yıllarda bu konular üzerinde çalıştım ve gazetelerde makaleler yazdım. Birgün otelimin barında birisi bana bu konularda bir kitap yazmam icap ettiğini söyleyiverdi ve kitabı yazdım, 1966´da kitabım hazırdı ve en güvendiğim yayınevlerine gönderdim. Onlardan malesef cevabı geldi; "Biz alaka duymuyoruz" gibisinden. Gene otelimde birgün barda bir müşteri benimle bu kitap hakkında konuştu sonra kitabı okudu ve dedi ki, "Erich, bu kitabı bastırman lazım". Ben de dedim ki "Tamam ama bunu basacak ve yayacak olan kim?". Bu adam "Die Sight" adlı bir Alman dergisindendi. Bana "ben birisini biliyorum ve onu arayabilirim" dedi. Benim önümde yayınevini aradı ve konuştu. Bu arada benim söylemediğim şey, kitabımı o yayınevine de yolladığım ve reddedildiği idi. Düşündüm ki, nasıl olsa aynı cevabı alacak; adam "Ervin, ben burada bir adamla beraberim, delice bir kitap yazmış fakat kendisi deli değil." ve kitabım basıldı. Fakat yayınevi sadece 3000 tane bastı ve hiçbir reklam yapmadı. Ama 3000 kitap, daha piyasaya çıkmadan satılmıştı çünkü İsviçre gazetelerden birisi kitaptan bahsetmişti. Her 14 günde bir bu kitap yeniden basıldı. (Bu kitap Tanrıların Arabaları´dır) Ondan sonra da çeviriler başladı. Bu şekilde nihayet otelcilik işinden ayrılıp, hobimi meslek olarak seçme imkanını bulmuştum. Nasıl bir sonuca vardığımı, şu anda karşınızda beni görerek anlamış ve görmüş oluyorsunuz. Kitaplarımın konuları politika, din, seks ile ve mezheplerle ilgili değildir. Buna rağmen ilgi çekicidir. Kitaplarımda binlerce sene evvel dünyamızın uzaydan gelenler tarafından ziyaret edildiğini gösteren işaretleri topladığıma inanıyorum. Bağıntılı ve indirekt olarak bu olay tabii ki politikayla ve bugünkü toplumumuzla ilgilidir. Çünkü bu şekilde belirli insan gruplarının dünya görüşlerini, düşünce şekillerini değiştiriyorum. Kitaplarımda devamlı olarak kullandığım iki temel fikir var. Birincisi benim kalbimde yaşattığım Tanrı inancıdır. Ben Tanrı´yı tarif edemem, anlatamam, formüle de edemem, benden daha zeki insanlar bu konu üzerinde çalıştılar. Fakat ben Tanrı´nın varlığına inanıyorum. İkinci nokta ise, bizlerin egosal düşüncelerimizden uzaklaşıp, küresel bir toplumun bireyi olmayı kabul etmemizdir."

Tanrılar kimlerdi?

"Kitaplarımda bu yönlenmelerim herhalde hissediliyordur. İncil´deki dünyanın yaratılması büyük ihtimalle bir simgedir, İncil´deki Yaradılış basamaklandırmaları doğrudur, ilk önce taş, ondan sonra su ondan sonra bitkiler diye bizim hakikaten gayet güzel anlayabileceğimiz şekilde Yaratılış anlatılmaktadır. Ama bundan sonra bir nokta geliyor ki o noktayı ben kabul edemiyorum. O da ilk insanın yaradılışı. Bir Alman İncil´ini okursanız şöyle bir cümle vardır. "Tanrı, insanları kendi kopyası gibi yarattı." Eğer Tevrat´ı okursanız orada bu cümleyi biraz daha değişik şekilde göreceksiniz. Orada da insanları Tanrıların yarattığı yazılıdır. Bunun için şöyle birşey söyleyebiliriz. Asıl cümle şöyle olmalıydı. Tanrılar dediler ki, insanları kendi görünüşümüze göre yaratalım. Burada benim mantığım başlıyor. Bu Tanrılar kimlerdir? Tanrılar yok, bir tane Tanrı var bunu hepimiz biliyoruz. Fakat bizim en eski atalarımız bunu anlayamadılar ve dışardan gelenleri Tanrılar zannettiler. Onun için bugün İncil´deki Yaradılış kısmını okuyanlar tabii durumu bambaşka görüyorlar. Binlerce sene evvel dünyamız dışından gelen yabancılar dünyamıza indiler. O zaman da dünyamızda bitkiler, hayvanlar ve atalarımız olan insanlar vardı. Ve bunlar gayet tabii ki, Darwin´in söylediği gibi, bir evrim sistematiği ile ortaya çıkmışlardı.

Atalarımız, uzaylılarla çiftleştiler

Dışarıdan dünyamıza gelen yabancılar atalarımızdan birini alıp onu genlerini değiştirdiler. Eğer yeni bir yaratık yaratmak istiyorsanız bunun için aynı yaratıktan iki zıt elemana ihtiyacınız vardır. Yani bir erkek, bir de kadın Bu şekilde Cennet´teki Adem ve Havva hikayesine varmış olursunuz. Şimdi durumumuz şöyledir. Biz değişikliklerle dünya üzerinde ortaya çıkmış bir yaratıklar grubuyuz ve ondan sonra da belli bir amaca göre genetik olarak değiştirildik. Bu ikinci değişim yani genetik değişim dışarıdan gelenlere benzer şekilde değiştirilmiş olmamızdır. Onun için kendimizi belirli bir yönde geliştirmekten başka seçim hakkımız ve imkanımız yoktur. Mesela 7 yaşında bir erkek çocuğu ele alırsak, daha sakalı, bıyığı yoktur. Fakat genetik olarak sakalı, bıyığı ve cinsel gelişmesi kaydedilmiştir. Bu sadece bir gelişme dönemine bağlıdır. Belirli bir zaman sonra gelişmesi devam eder ve sakalı, bıyığı, cinsel gelişmesi ortaya çıkar. Bizim insanlık olarak gelişmemizdeki durum hiç de değişik değil. Genetik olarak bahsettiğimiz konuda böyle bir bilgiyi taşıyoruz. Zamanı geldiğinde yavaş yavaş uyanacağız ve dış gezegenlere seyahatler yaparak taşıdığımız bilgileri ve medeniyeti oralara da götüreceğiz. Bu uzun bir hikaye fakat benim düşüncemin özünü bu şekilde anlatmış oluyorum. Atalarımız dediğimiz insanlar yani genetik değişikliğe uğramamış olanlar hala ağaçlarda yaşıyorlardı ve bazıları evrimin sonucu olarak kayboldular, elimine oldular, yok oldular, nesilleri tükendi. Benim inancım şu ki eğer bu genetik değiştirme olmasaydı bugünkü insanlık olmayacaktı. Bu benim acayip düşünen kafamdan çıkmış birşey değildir, eskiden kalma hikayelerden, kitaplardan bunu anlayabiliyoruz. Biraz evvel bahsettiğim cümle gibi mesela "Tanrı veya Tanrılar insanı kendi kopyaları olarak yarattılar" cümlesi benim kafamdan çıkmadı. Eski kitaplardan alınmadır."

Sayfa: 1 ... 183 184 [185] 186 187 ... 242
Powered by SMF 1.1.18 | © 2007, Simple Machines
Full İndir | En Güncel Blog 2013 © fullindirizle.gen.tr En yeni filmleri dvdrip indirme ve yeni çıkan mp3 indir me konularını yayınlayan bir sitedir.
medcezir dizisi izle - büro masaları izmir - full indir- karabağlar orkestra - Sitemap
Check PageRank
MySQL ile Güçlendirildi PHP ile Güçlendirildi XHTML 1.0 Geçerli! CSS Geçerli!